İstanbul’da ilk kez gerçekleşecek konseri öncesinde, İnal Bilsel ile Big Chef’s’te buluştuk. İngiltere ve Kıbrıs arasında bir dengede duran hayatından, müzikal big bang sürecinden, kendi performanslarında yarattığını ve dinleyicilerine deneyimletmeye çalıştığı post-apokaliptik dünyadan bahsettik. İnal’ın İstanbul’da ilk performansı öncesi, gerçekleştirdiğimiz röportajı okumaya onun dünyasına giriş bileti niteliği taşıyan şu alıntı cümleyle başlamalısınız:

“Searching for your long lost memories? We can remember it for you and will see that you will be provided with a world.”

İnal Bilsel ile ilgili görsel sonucu

Tersten gidelim. Hayat bir video oyunu mu ya da simülasyon mu?

Henüz buna yönelik bir kanıt yok ama benim düşüncem ileride ona dönüşeceğidir. Oyun demeyelim de; simülasyon diyelim. Simülasyonun içerisinde yaşamak zorunda kalacağımızı düşünüyorum. Bu soruya cevap vermek çok zor. Çünkü her ikisine dair de herhangi bir kanıt yok ama simülasyon olması, bana hayli olası gibi geliyor. Hatta şu an çok tartışılan bir konu; çok eski bir sorudur bu: “Eğer simülasyonun içerisindeysek, nasıl anlardık?” Bunun üzerine çok filmler yapıldı, kitaplar yazıldı. Gerçeklik nedir; çok sorgulandı. Gerçeklik bizim yarattığımız bir şey; gerçek ya da değil beynimiz karar verir. Gerçeklik diye bir şey aslında yok. Sadece bizim algılayışımız var noktasındayım. Şu an bir simülasyon içerisinde olduğumuza inanmıyorum ama ileride bunun olacağına inanıyorum. Bunun sebebi ne olur bilmem ama bir noktada buna ihtiyaç duyacağımızı düşünüyorum.

Müzikle çarpışman nasıl gerçekleşti? Kendi big bang sürecini senden dinleyelim.

Kademe kademe gerçekleşti. Bir anda big bang gibi bir patlama olmadı; küçük patlamalarla başladı. Küçükken annem tarafından müziğe yönlendirildim. Org dersleri… Hiçbir zaman ilgi duymadım. Sonra ortaokul dönemimde, ilginç bir rock konserine gittim. Orada vokale bakmadan, direkt gitariste odaklanmıştım. Anneme gitar öğrenmek istediğimi söylediğimde, hemen bana gitar alındı. Derslere gitmeye başladım. O dönemde okul orkestrasına girdim ama henüz o big bang oluşmadı. Birkaç sene gitar çalmaya devam ettim. Arkadaşlarımla grup kurdum. Bir konser vermek istedik, cover çalardık ama aslında klasik covercı bir grup değildik. Mesela film müziği coverı, oyun müziği coverı gibi biraz daha farklı şeyler yapardık. Sınıf arkadaşlarımız ne yaptığımızın bile farkında değildi. Ne çaldığımızı anlamazlardı; “Teoman çalmıyorlar, nedir bu çaldıkları?” derlerdi. Sonra konser verelim dedik ama bir baktık elimizde konser verecek kadar yeterli malzeme yok. Panik içerisindeyiz çünkü konser günü belirledik. O dönemde, biraz çocuk aklı diyelim, “Hadi beste yapalım.” dedim. Beste yapmam lazım deyip, panikleyip konser için beste yapmaya başladım. Baktım ki o beste yapma anında bir big bang yaşandı. Muazzam zevk aldım. İki akoru, üç akoru yan yana koyup, popüler müzikten farklı müzik kalıpları içerisinde uğraşmaya çalışırdık. Neyse büyük patlamalardan biri buydu. Sonra Kıbrıs’ta üniversitede müzik bölümüne girdim.. Orada bir sene gitar bölümündeydim; sonra kompozisyon bölümüne aktarıldım. Gerisi hikaye sanırım… Benim için en büyük anlar bu ikisiydi.

2007’de Nilay’s Dream eserin, Londra Senfoni Orkestrası tarafından seslendirildi ve dünyaca ünlü Abbey Road stüdyolarında kaydedildi. Bununla ilgili neler hissettin? Nilay’s Dream’in ortaya çıkışı nasıl gerçekleşti?

O zamanlar müzik açısından oldukça farklı bir noktadaydım. O zamanlar nota yazardım. Klasik müzik ismini kullanmayı sevmem, klasik çağdaş müzik diyebiliriz o dönem bulunduğum noktaya dair. Eğitimim klasik kompozisyon dalında oldu, masterımı da o şekilde yaptım. Master yaptıktan sonra bu yarışma gerçekleşti. Yarışma bir forumda karşıma çıkmıştı ve şansımı denemek için rastgele düşünmeden göndermiştim. Sonucunda birinci olduğumu öğrendiğimde, “Süper, kariyerim şimdi başladı benim herhalde. Bugüne kadar okudum ve şimdi startı verdik” diye düşünmüştüm. O zaman, bulutların üzerinde yürüdüm. Çok daha küçüktüm o zamanlar, kafa yapım biraz daha farklıydı. Abbey Road stüdyosunda bakardım, kayıt yaparken bana oldu mu burası diye sorarlardı. Bende çok güzel, çok güzel devam edin derdim. Neyse, kayıt bittiğinde CD’yi elime verdiler ve görüşürüz! Sonra, Lonra’da kaldığım karanlık rutubetli eve elimde bir CD ile geri döndüm. Hani kariyerim başlamıştı, şimdi ne olacak? Orada anladım ki, aslında bu bir şey değil. Bu tabii ki hayatım boyunca karşıma çıkabilecek güzel bir şey olacak kalacak yüksek bir nokta. Getirisi de çok oldu. Kendi yaptığım işe karşı güven getirdi.

İngiltere’de olmak ve Kıbrıs’ta olmanın üretim sürecinde sana verdiği hissiyatlar farklı mı? İki farklı ülkenin üretim sürecinde yıkıcı ya da yapıcı olarak sana nasıl bir etkisi oluyor?

Bu iki ülke beni dengede tutuyor. İkisi de muazzam zıtlardadır. Biri nerdeyse kasaba denecek kadar küçük bir yer, diğeri ise metropol. İkisinde de yaşamak çok zor benim için. Şu an yaşadığım süreç arasını bulmak gibi bir durum aslında. Kıbrıs’ta yaşıyorum ama doktora sürecimden dolayı İngiltere’ye gidip geliyorum. Kıbrıs’ta çok fazla kalmak, en azından üretken bir insanı bazen çıkmaza sokabiliyor. Kendini besleyeceğin sergi, konser gibi kültürel aktiviteler oldukça az. Beni çeken şeyler ise rahat olması, iklimin güzel olması. Zaman orada farklı ilerler; yavaştır. Yazın albüm çalışmalara başladığım zamanlarda, davul kaydı yapacağız. Tamam, yarım saat sonra geliyorum deyip, mesafelerin kısa olmasından dolayı hemen organize olabiliyorsun. Londra’ya gitmek de kültürel aktiviteler açısından, çok farklı insanlarla tanışmak açısından, doktoram için seminerlere gitmek açısından kendi dalımda daha aktif olduğumu hissettiğim bir yer. Şimdilik bu ikisi arasında kalmaktan çok mutluyum.

2009’da yayınladığın A New Beginning sonrası gelecek olan ama henüz yayınlamadığın albümün ne zaman bizimle buluşacak? Hatta çalıştığın bu albüm üzerine Crowd Funding üzerinden, bir kampanya da başlattın. Canlı performanslarında bu albümden parçalarını çalıyorsun ama halen dijital olarak yayınlamadın. Bu süreç nasıl gidiyor?

Son bir senedir bu albüm üzerine uğraşıyorum. Çok değişik aşamalardan geçti. Kampanyayı da geçen yaz başlatmıştım. Sadece para toplamak için değil, bir yandan da albümü duyurmak amaçlıydı. Albüm bitmek üzere, henüz bitmedi; ince ayrıntılar kaldı. Şu an bir plak şirketiyle bir anlaşmam yok, bir kontağım da yok. Bu albümü yalnız mı çıkarıyorum, yoksa bir plak şirketi ile mi ilerliyorum… Düşünme aşamasındayım;  benim müziğime ve kafa yapıma uygun bir plak şirketi var mı, bana gerçek anlamda bir fayda sağlayacak mı? O yüzden şu an karar vermeye çalışıyorum ama bu sene içerisinde bu albümü çıkarmak istiyorum orası kesin. 2017’ de kesinlikle öyle ya da böyle çıkacak.

İnal Bilsel ile ilgili görsel sonucu

Şarkılarını paylaşırken, bazen sevdiğin film ve kitaplardan, bazense kendi yarattığın hikâyelerden alıntılarla paylaşıyorsun. Bu paylaşımların üretirken sana esin veren şeyler mi, yoksa sonrasında çıkan eserle uyuştuğunu düşündüğün, dinleyiciye esin vereceğini düşündüğün içerikler mi?

Çok çılgın bir bilim kurgu okuruyum. Her gece mutlaka okurum. 50’lerde yayınlanmış, çoğu cheesy bilim kurgu yapımların içerisinde öyle güzel fikirler var ki, hala o fikirlerin tekrarları yapılıyor. Günümüzde çıkan filmler bile hala o eski fikirlerin tekrar bir uyarlaması. Müziği, onları düşünerek yapmam aslında ama bilinçaltından okuduğun, sevdiğin dünyadan bir şeyler barınıyor. Müziği paylaşırken, eğer isteyen olursa, o dünyaya küçük bir pencere bile olsa açabilmek, nasıl bir dünyadır bu acaba diyenlere birazcık bir paragraf esinlenme veriyorum.

Dinleyicilerine araladığın bu dünya kapılarının ötesinde; sana yeni dünyalar açan, esinlendiğin yazarlar, yönetmenler kimler? Hayatında olmazsa olmaz isimleri alalım.

Olmazsa olmaz yazar Philip K. Dick. Birçok kitap okurum ama en çok beni tatmin eden yazar o oluyor. Bununla ilgili maalesef diyeceğim çünkü istediğim halde bulamıyorum, onun kitaplarından aldığım keyfi alamıyorum. Bilim kurgu yazarı olarak, William Gibson’ı da severim. Filmlerden bahsedersek eğer, Terry Gilliam’ı çok severim. Onun yarattığı dünyalar bana çok uyuyor. Eminim tanışsak çok konuşacağız. Ben yönetmen olsam, bende öyle yapardım duygusunu hissettiğim yönetmenlerden biridir. Blade Runner filmine bayılırım. Sadece konu olarak değil, sinematografisine bayılıyorum. İnsanlara film dendiğinde akıllarına ilk olarak oyuncu ve konu gelir. Kamera, set, sinematografi, ışık hiç düşünmezler. Benim için o filmde konu ve oyunculuk yoktur. O filmin her bir karesini fotoğraf olarak görürüm. Bu arada Blade Runner’ın bir sonraki filmi benim doğum günümde çıkacak, evren bana bunu yaptı! 6 Ekim 2017’de vizyonda olacak.

Senin dünyana dair kavramlarla ilerlersek; SimEX nedir?

Geçen sene setimin bir kısmını USBlere yerleştirip, onlara video ve müzikleri yüklemiştim. Sınırlı sayıda özel kutularda bunları hazırladım. Özel el yapımı ürünlerin satıldığı bir etkinlikte, ben de stant açtım. Yaptığım bu kutuları sundum. Müziğimi kasetlere çektim. Tabii ki insanlar gelip, “Bizim kasetçalarımız yok, nasıl dinleyeceğiz?” diye sorarlardı. Sonrasında “Var ama babamın evinin bodrumunda bir yerde” derlerdi. “İşte tamam, git bul.” dedim. O biraz da giden o eski şeyi bulun, kasetçaların tozunu alın. İçine kaseti takıp, haa böyle bir şey var dedirtmek içindi. O kaseti almak, kasetçaları bulmak o hissi yaşattırır sana.

Müziğini görsel dünyalar yaratarak, destekleyen biri olarak, daha önce bazı kısa filmler için film müzikleri ve ses tasarımı çalışmaları yaptın. Bu nasıl bir deneyimdi senin için? Genelde film üzerine çalışmak için bir bağ kurma arayışına giriyor musun?

Çok fazla film yapmadım. Çok teklif gelse, herhalde dediğin gibi olurdu. Müziğini yaptığım, filmler arasında bir tanesi çok daha deneysel bir filmdi. Deneysel görsellerle karşılaştığında, ister istemez sende deneysel bir müzik yapmaya başlıyorsun. Öyle olduğunda yaptığım şey müzikten çıkıp, daha sound designa kayıyor. Notalar yok, sadece ses. atmosfer. Bu bana daha çok heyecan veriyor. Birazcık daha geleneksel kalıplardan çıktığın bir andır bu; tamamen senin yaratıcılığına kalmış bir alan gibi düşün. Bazı filmler ise zaten ne istediğini belli eder. Yönetmen sana söylemese bile, burada böyle bir şey olması lazım dersin. Mesela, sabah bir kadın uyanır, gazete okur, kahvatısını yapar; oraya koyabileceğin şeyler hemen hemen bellidir.

Synthesizerın doğası yaratıcılığı nasıl tetikliyor sence? Ne hissettiriyor yaratıcıya?

Biraz geriye gideyim. Bir anda bir şey hatırlattı bana bu. Nilay’s Dream dedik ya az önce, o dönemde, o yarışmadan sonra ne olduysa, bir anda elektronik müziğe geçiyorum dedim. Ansızın böyle bir karar aldım. Bilgisayardan oturup her şeyi öğrenmeye başladım. Sesi yaratmak istedim. Olan sesleri yıllarca öğrendim; kemanı nasıl yazmam gerekir, trompeti nasıl yazmam gerekir… Bir anda dedim ki, tamam bu bilgileri istemiyorum, sesi ben yaratmak istiyorum. Sesi, kendin yaratmanın inanılmaz tatmin edici yanı var. Başka sesler karıştırdığında; synthesizerların aslında birçoğu büyük bir ses dünyası sunar. Yapılabileceklerin çok fazladır. Akustik enstrümanlar daha doğaldır ve birçok insan kendini daha yakın hisseder. Yani bir synthesizerın sesi daha sterildir; uzayı çağrıştırır -nedense anlamam bunu-. Bazı insanlara soğuk gelir; bazı insanlar kemanı, gitarı tercih eder. Onu anlayabilirim ama şu andaki müzikal anlayışım, ikisini güzel bir şekilde karıştırmak.

Synthesizerın soğuk bir algı yarattığını mı düşünüyorsun?

Evet. O sesler doğal değil. Matematiksel sesler. Elektrikten üretilen sesler. Nasıl anlatayım, onun yarattığı sesler gerçekten bir formülün sonucunda oluşan sesler; frekanslar… Grafiksel olarak izlediğin frekansları üçgendir, inip çıkar veya karedir. Görsel olarak çok muntazam geometrik şekillerdir. Bir kemanın veya akustik başka bir enstrümanın yarattığı sesler geometrik olarak o kadar da muntazam değildir. O yüzden, bu kadar matematiksel olduğu için, sterildir denemeye çalışıyorum.

Maddi anlamda her imkanın olsa, kendi büyük performans geceni yarat desek? Bu nasıl bir gece olurdu, aklındaki o geceyi anlat bize.

Öncelikle büyük konserleri sevmem. Öyle bir konser verme amacım hiçbir zaman olmadı. Böyle muazzam büyük görselli sahneler, ortada bir küçük DJ, arkada yüzlerce insan… Böyle bir amacım yok. Daha küçük mekânlar, daha samimi, sıcak, seyircinin ve senin daha yakın olduğun yerler Bod-rum veya işte kullanılmayan bir alanın yeniden sadece konser için baştan yaratılması… İlla da böyle bir şey olması gerekmez, bir konser mekânı da olabilir ama elimde öyle bir fırsat olsa alanı o eski tüplü televizyonlarla doldururdum. Hepsine farklı görüntüler koyardım. İzleyiciye içine girip, keşfedecekleri bir dünya yaratırdım. Sadece müziği değil, görseli de keşfedecekleri bir dünya olurdu bu. Müzik dinlerken, bir anda kafasını çevirdiğinde başka bir şey göreceği, müzikle ilişkilendireceği görseller yer alırdı. Şu an böyle bir şey tasarlamadığım için ne desem boş ama yine bu yaratmak istediğim dünyanın, fiziksel bir versiyonunu yaratmaya çalışırdım.

Biraz hayali şirketin “Sim-Tape”ten bahsedelim…

2011’de Londra’dan, Kıbrıs’a döndüğümde bir sergiden teklif aldım. Sergiye uygun bir müzik performansı yapmam istendi; benim elimde hiçbir materyal yoktu. Oturdum ve birkaç ay boyunca odamdan çıkmadan bir şeyler ürettim. Sergide performansımı gerçekleştirdim ve bir anda çok beğenildi. Teklifler almaya başladım. Performansımı başka yerlerde tekrarlamam istendi derken, birkaç yerle anlaştım ve konserler vermeye başladım. Performansıma bir kademe arttırayım dedim ve görselleri katmaya başladım. İlk aklıma gelen telif sorunu yaşayamayacağım eski videoları internetten almak oldu. Bu görüntüleri editleyip, kurgulayayım dedim. Bir insan bir konsere gittiğinde, onun için bunun bir anlamı olması lazım. Müzikle bir ilişkilendirme yapabilmesi lazım. Bu sebeple, elimdeki görüntülerle bir bilim kurgu dünyası yaratmak istedim. Bu videolara bir zemin oturtmak için aralara bazı yazılar ekledim, bir kompozisyon yarattım. İnsanlara bir dünya yaratmak istedim ki; bu gördüğünüz videolar aslında bir simülasyonun içerisindedir. Sim-Tape, gelecekteki bir zamanda Sim-Ex adındaki bir şirket. Dünyadaki yaşam koşulları o kadar çirkin ki; dünya o kadar yaşanmaz bir hale gelmiş ki, insanların tek kaçışı hayali bir simülasyonun içerisine girip daha konforlu veya daha mutlu olabileceği suni bir hayat yaşamak. Bu şirket de böyle kasetler üretiyor. Her bir kaset farklı bir deneyim; bir kaset ilk aşık olduğun zamanı sana hatırlatıyor. Başka bir kaset yaşadığın değişik deneyimleri sana yeniden yaşatıyor, hatırlatıyor. Konserde de bu videoları o şekilde kullanırım.  Her bir video farklı bir deneyim, farklı bir tape. Her bir parçanın sonunda eski Amerikan televizyonlarından aldığım, o “The American Dream” dedikleri mutlu aile görüntüleri bir anda yok olur, yerini gerçeklik alır. Şimdi farklı bir video başlayacak, başka bir deneyime gidiyoruz. Bir dünyanın içine giriyorsun, tam da orada değilsin. Mutludur ama korkutucudur.

Bu akşam bu dünyayı yaratacak mısın? Bizi bu akşam neler bekliyor?

Bu akşam minik bir versiyonunu yaratacağım diyelim. 45 dakikalık bir performansım olacak; normalde benim setim 3 saattir. Synthesizerlarımı getirdim ve vocoderlerimi de getirdim. Buradaki dinleyici benim kim olduğumu bilmiyor; ne yaptığımı bilmiyor. Sürpriz olacak, nasıl karşılanacak bilemiyorum. Önümde bir bilinmezlik var, Türkiye’de daha önce hiç çalmadım. Beni neler bekliyor, merak ediyorum. Buradaki dinleyiciyle bir başlangıç olacak, umarım devamı gelir. Başka bir konser olursa, o zaman tam anlamda yapmak istediğimi görebilecekler, bu gece bir demo olacak diyebiliriz. Yeni dinleyiciler için, keşfedecekleri yeni bir dünya olacak. Eğer ilgilerini çekerse…

Merak edenler için, İnal Bilsel’in performansı bu akşam Ah Kosmos’un öncesinde, saat 22:30’da Salon IKSV’de gerçekleşecek.