İlk albüm akabinde Nilipek ile albüm ve sektör üzerine zamanın nasıl geçtiğini anlamaksızın derin bir sohbete daldık.

Klasik albüm sorusuyla başlayalım. Albüm fikri nasıl ortaya çıktı, kayıt süreci nasıl gelişti?

Belli şarkılar vardı, üniversitede yazmaya başladığım. Bunları paylaşmaya çok cesaretim yoktu ama üniversite son sınıftan itibaren ufak ufak kayıtlar yapıp soundcloud’a koymaya başlamıştım. Sonra yüksek lisans için Hollanda’ya gittim. Hollanda’yken Ozan ile konuşuyorduk internette, benim albümümü kaydetmek istediğini söyledi. Orada çok büyülü bir an yaşadık; benim deli gibi Lisa Hannigan dinlediğim bir dönemde, referans olarak Lisa Hannigan’ı verdi bana bunu bilmeden. O şekilde şarkılara girişme kararı aldık. Ben Türkiye’ye dönünce önce şarkılar üzerinde akustik olarak uğraştık, ondan sonra tam kadro olup o şekilde düzenlemeye başladık. Bir yılı bulan bir süreçti, bu süreçte şarkılar, fikirler çok değişti tabii ki.

Aslında sanırım bu süreç senin yararına gelişti. Çünkü 2015’te youtube ve festivallerde sıkça ismini duymaya başladık.

Orada birçok faktör var; Red Bull’un da çok katkısı oldu, festivallerin çok katkısı oldu, Pürtelaş 3+1, Sofar, Bip gibi akustik videolar yayınlayan kanalların çok katkısı oldu…

Parkfest performansını hatırlıyorum çok başarılı bir performanstı.

Bizim çok heyecanlandığımız bir konserdi; büyük bir sahnede ilk deneyimimizdi. Ben orada şarkımı bilip benimle beraber söyleyen insanlar gördüğümde çok şaşırmıştım.

Sahnedeyken seyircinin reaksiyonundan çok fazla etkileniyor musun peki?

Tabii. Çok moralin de bozulabiliyor çok gaza da gelebiliyorsun. Ben seyirciyi hiç önemsemeyeyim, hiç görmeyeyim gibi bir durum olmuyor; karşında biri olduğu sürece ve o kitle seni dinlemeyince bir şeyler anlatmak anlamsız geliyor.

Türkiye’deki belirli bir dinleyici kitlesinin konserlerdeki tutumları son zamanlarda çok fazla eleştirilmeye başlandı. Sen ne düşünüyorsun bu konuda?

Çok fazla birbirimizi dinleyebilen bir millet olmadığımız için bazı durumlarda bu konsere de
yansıyabiliyor. Bir de genel anlamda müzik dinleme ve sahnede olana saygı gösterme kültürümüz yavaş yavaş oluşmaya başladı sanırım, ya da belki vardı ama bazı süreçlerden geçti ve tekrar düzelmeye başladı. Sanki bizdeki müzik kültürü daha çok tanıdığın şeyleri duymakla ilgili; konsere giden kitle çok küçük zaten, o da bildiği şeyi duymak, biraz da sosyalleşmek istiyor. Belli noktalarda da mekanların varlığını sürdürebilmeleri için mekanların bunu sosyalleşme aracı olarak karizmatik bir şekilde sunmaları da gerekiyor -ki insanlar konsere gelsin. Başka türlü insanlar evinden çıkıp sosyalleşmiyor zaten. Mekanları da dinleyiciyi de tam suçlayamıyorum.

Kendi tabirinle “mıy mıy pop” tanımlamandan bahsedelim biraz ben de albüm biraz dream pop hissi de yarattı.

Aslında ayrı bir dream pop grubumuz var. Mıy mıy pop tanımını yaptığımda daha akustik konserler veriyorduk; Ozan piyano çalıyordu ben de üzerine vokal yapıyordum. İnsanları konsere çağırırken acaba sıkılırlar mı diye düşünüyordum, yani o tanım aslında biraz beklenti düşürme tanımıydı. “Haberiniz olsun, yavaş bir müzik yapıyoruz.” demek istedik, eğlenmeye gelmeyin demek gibi bir şey. Çok bağıran bir vokal tarzım da yok zaten, o açıdan da tanıma uyuyorum.

Peki Hollanda’nın etkisi oldu mu albüm sürecinde?

Aslında olmadı, yani bu tarzda olmadı. Bu daha kolektif bir tarz; oluşturan tek kişi ben değilim. Ben belki bir melodi ve birkaç akorla, sözlerle geliyorum ama bu beş kişinin uğraşması sonucu oluşan bir ses. Ama gönül rahatlığıyla bu benim müziğim diyebiliyorum çünkü kendimi ifade etme tarzım yine bu olurdu, daha rahat hissedemezdim. O yüzden bunu yaratan insanlar da çok değerli.

Nasıl bir araya geldi grup?

Ozan Boğaziçi Müzik Kulübü’nden arkadaşımdı, onunla başladık. Sonra aramıza Can Aydınoğlu
katıldı, o da İzmir’den arkadaşımdı zaten. Bir süre üçümüz çaldık, ekşifest alternatif sahnede
çıkacağımız zaman aramıza Çağlar ve Tufan katıldı. Albüm kaydı sonrasında yoğunluk sebepli Çağlar aramızdan ayrıldı, Berkay geldi. Şu anki ekip böyle oluştu.

nilipek ile ilgili görsel sonucu

Albüm öncesinde büyük bir grupla yapılan müzikten ziyade daha minimal bir müzik bekliyorduk aslında. Bu çok seslilik karşısında dinleyicinin tepkisi nasıl oldu?

Konserlere gelenler zaten biliyordu, bir iki kişi albüm snippet’lerini duyunca akustik daha mı iyiydi acaba diye yorum yaptı. Albüm çıktıktan sonra farklı bir tepki almadım. Şarkılar çok farklı dönemlerde yazılıp düzenlendiği için farklılıklar olması normaldi zaten; Şapka ve Gömülür son dönemde, Bilmem ve Kınalıada beş sene önce yapılan şarkılar. Haliyle daha yumuşak bir geçiş yapmak için çok uğraştık, Ozan da ben de Emre Malikler de, hepimiz çok çalıştık.

Son zamanlarda birçok müzisyen albüm konseptinden vazgeçmeye başladı. Albümü yeni çıkmış bir müzisyen olarak sen bu durumu nasıl değerlendiriyorsun?

Türkiye’de belli bir streaming ve internet etiği henüz oturmuş değil, albümü Itunes’a koyar koymaz saniyesinde korsan indirme linkleri çıktı mesela. “Ben bu şarkıyı yasal kanallardan dinleyeyim ve bu insanlar da kazansın” bilinci yavaş yavaş yeni nesilde oturuyor. Bana arada albüm konusunda mesajlar geliyordu mesela, “Dijital mi gerçek albüm mü” diye soruyorlardı; bir yandan gerçekten satın almak, destek olmak isteyen insanlar da var. Albüm satın almak/almamak tercihi bağımsız müziğin gelişmesi konusunda önemli.

Albüme dönecek olursak. Biyografik bir albüm mü yoksa hikayeler üzerine oluşturulmuş bir konsept mi?

Daha çok hikayeler üzerine oluşturulmuş bir konsept diyebiliriz. Devam eden tek bir hikaye değil ama ufak tefek olaylar ve o olayların üzerine kurgulanmış hikayeler var, kronolojik ve birbirini takip eden olaylar yok. Ama bir yandan albüm bu süreçte kendi hikayesini de oluşturdu.

Klip “Kınalıada”ya çekildi…

O dönemde bir arkadaşım Kınalıada’yı çok sevdiğini ve aklında bir fikir olduğunu söyledi, klip o şekilde ortaya çıktı. Planlanan bir şey değildi yani. Kınalıada olmasının şöyle bir iyi yanı oldu; diğer şarkıların internette bir şekilde kaydı vardı, ama Kınalıada’nın internette pek kaydı da yoktu.

Peki alternatif müziğin genel seyri hakkında ne düşünüyorsun?

Dün bir arkadaşımla bunu uzun uzun konuştuk. Çok sert eleştiriler gelebiliyor alternatif müziğe, ama ben bunun biraz evrimsel bir durum olduğunu düşünüyorum. Bu müzik bu şekilde evrildi, demek ki bir kitlenin müzikal ihtiyaçlarını gideriyorlar. Bunda bir sorun görmüyorum aslında; seviyorsak destekleyelim sevmiyorsak dinlemeyelim, mantıklı bir şekilde de eleştirelim, bu kadar basit. Bunun üzerine grupları ve isimleri bu kadar karalayıp yıkıcı eleştiriler yapmaya gerek yok, çok acımasız olunabiliyor. “Artık bu uzun isimli gruplar bitsin” ya da “komik sözlü şarkı yapan gruplar bitsin”, “şu bitsin, bu bitsin” türündeki eleştiriler çok can sıkıcı. Neden bitsin? Kapsamlı bakmıyoruz işe, “bu ne biçim müzik” deyip geçiliyor sadece. Neden dinlendikleri, neyi doyurdukları, nasıl sevildiklerine bakılmıyor.

Bir yandan bu aralar üretim çok fazla ve üretim oldukça herkes daha iyisini yapmaya çalışıyor, daha fazla insan müzik yapmak istiyor. Bir grubun güzel sözler yazıp gündelik sözlerle bir şeyler başardığını gördükçe daha fazla insan kendini ifade etmek istiyor, bence bu güzel bir şey.

Bu baskı müzisyeni de etkiliyor mu sence?

Müziğe ve sanata çok fazla şey yüklüyoruz orada sıkıntı var bence. Dinleyici de kendi beklentisini yüklüyor, sanatçı da. Müzisyenlik dediğin şey 100-200 sene önce köyden köye gezip hikayelerini, acısını, duygusunu anlatmaktı, meyhanede şarkı söylemekti, sarayda müzik yapmaktı, karnavallarda insan eğlendirmekti. “Ben sanat yapıyorum” gibi bir şey değildi. Bu aslında nispeten yeni bir şey, yeni bir anlayış. Bunu “hep böyleydi” şeklinde algılamak tuhaf geliyor.