PAYLAŞ

Freud’un 1917 tarihli “Yas ve Melankoli” makalesi, kişinin ölenin ardından yaşadığı süreçleri ele aldığı ve bu iki durumu birbiri ile kıyasladığı klasik bir metindir. Ölen kişinin ardından hissedilen üzüntü hissinin, önceden orada olan ama sonradan kişinin içinde ortaya çıkan boşluktan dolayı duyduğu rahatsızlığa benzetir. Tarihin başından beri insanoğlunun en temel sorunlarından biri olan “ölüm” ile başa çıkma biçimi sanatta da kendine her zaman yer bulmuştur. Klasik edebiyatın en popüler konularından biri olarak sayısız esere konu olmuş yas süreci, müziğin daha soyut doğasında kendine daha az yer edinmiş olabilir. Elbette ölüm baş etmesi zor bir süreçtir, ama bir yandan neredeyse her insanın hayatı boyunca yaşamak zorunda kaldığı bir durumdur. Bu nedenle bu yazıda inceleyecek olduğum albümlerin, öyle ya da böyle, dinleyiciyi kendi kayıplarına götürdüğü bir gerçektir.

“Ölüm” sevimsiz doğası gereği çoğu kişinin yüzleşmekten kaçtığı bir konu olmasına rağmen, “ölüm ve sonrası” hakkında yapılan müziklerin tuhaf derecede güzel olduğunu düşünmekteyim. Bu albümlerin hiçbiri birer “ölüm güzellemesi” değildir, aksine bu korkunç süreci en çarpıcı şekillerde ifade eden yapıtlardır. Belki de bu sürecin korkunçluğu, “ölüm” temasından çok “yas” temasına yakınlaştırmıştır müzisyenleri. Çünkü elimizdekiler daha çok bu tür albümler.

Özellikle 2016 yılı sevdiğimiz çok sayıda sanatçıyı kaybettiğimiz bir yıl olarak tarihe geçti. Diğer yandan son yıllarda sevdiğimiz müzisyenlerin “yas” temalı albümlerinin üst üste gelmesi dikkat çekiyordu. Bu bir rastlantıydı elbette, ama iyi müzisyenlerin kayıp sürecini ifade ediş biçimlerindeki özgünlük ister istemez göze çarpıyordu. Elbette burada yas sürecinin, her kişide kendine özgü bir süreç olmasının da büyük etkisi vardı. Bu albümler kaybolan kişiye dair duygular ile, çaresizlik ve hüzün duygusunun bir karışımını içeriyordu. Bu da her yas sürecinin farklı olması gibi, her yas albümünün de bambaşka bir atmosferi olmasını açıklıyor belki de.

He Has Left Us Alone but Shafts of Light Sometimes Grace the Corner of Our Rooms ile ilgili görsel sonucuSilver Mt. Zion’ın ilk albümü “He Has Left Us Alone but Shafts of Light Sometimes Grace the Corner of Our Rooms”, Efrim Menuck’un, bir turne sırasında ölen köpeğini anması üzerine ortaya çıkardığı bir yapıttır. Ölen arkadaşını anmak üzere bu albümü yapma fikri ortaya çıkmasına rağmen, sonrasında ölüm ve ölüm sonrası yaşamla ilgili varoluşçu bir tona ulaşmaktadır. Neredeyse vokalin olmadığı bir albümde, bu tema son derece net bir şekilde hissedilebilmektedir. (Bu albümden “13 Angels Standing Guard ‘Round Side Of Your Bed” dinlenmesi gereken bir yas şarkısı olarak kabul edilebilir.)

Daha klasik bir örnek ise Neil Young’ın 1975 tarihli “Tonight’s The Night” albümüdür. Bu albümde uyuşturucu komasında hayatını kaybeden gitarist arkadaşı Danny Whitten ve arkadaşı Bruce Berry’ye adanmıştır. Müzisyen bu albümü yaptığı sırada hayatının kayıp ve çaresizlikle dolu bir döneminde olduğunu ifade etmektedir.

hospice the antlers ile ilgili görsel sonucuThe Antlers’ın 2009 tarihli Hospice” albümü ise yine yakın zamanda çıkan en ilginç albümlerden biridir. Albümün müzikal olarak ölüm temasıyla başa çıkış biçimi biraz sıradışıdır. Kanserden ölmekte olan bir kadın ile bir hastane çalışanı arasındaki romantik ilişkinin anlatıldığı bu albüm, özellikle hikaye anlatımı açısından eşsiz bir deneyimdir. Hikayenin içtenliği, bunun otobiyografik bir bir yönü olduğunu düşündürür. Tabi kayıp her zaman ölüm demek değildir, bir ilişkinin bitişinin yasını anlatan sonsuz sayıda albüm bulabilirsiniz. Bon Iver’ın ilk albümü “For Emma, Forever Ago” bu konuda aklıma gelen ilk örneklerden biri.

Burada inceleyeceğim albümler, yukarıda anlatılanlardan birkaç açıdan farklı. Her biri bilinen ve tanınan (bazıları efsanevi) müzisyenlerin, tam olarak belirli bir kişinin kaybı üzerine yazdıkları şarkılardan oluşuyor. Ve hepsi son 3 yıl içerisinde piyasaya çıkmış bulunuyor. Bana ise bu albümlere tekrar kulak verip, ölüm ve yas hakkında aklıma takılan bir kaç şeyi paylaşmak kalıyor.