PAYLAŞ

Ian Anderson önderliğindeki Jethro Tull, rock müziğe kattıklarıyla özellikle 70’li yıllarda büyük yankı uyandırmıştır.

60’ların sonunda birçok Britanyalı genç gibi blues ve caz müziğe kendini kaptıran Anderson ve şürekası (John Evans ve Jeffrey Hammond), gerek The Blades, gerekse John Evan Band dönemlerinde bu öykünmeye devam etmiştir. 60’ların sonlarında kurulan Jethro Tull’un ilk kayıtlarında da görülen blues ve caz etkisi, daha sonra progressive ve folk tınılarıyla, bol yan flüt soslarıyla bildiğimiz halini alacaktır.Benim nezdimde grubun en üretken çalışmalarına denk düşen dönemi (1968-1978), grubun bas gitaristlerinin tarzlarından yola çıkarak ele almaya çalışacağım. Arkasından konuşacağım üç isim sırasıyla şu şekilde: Glen Cornick, Jeffrey Hammond ve John Glascock.

Glen CornickBluescu Çiçek Çocuk Glen Cornick

‘Ian Anderson Çetesi’ne John Evan Band döneminde dahil olan ve grubun dağılışına kadar basını tellendiren Glen Cornick, Jethro Tull’un ilk basçısı olarak da rock tarihindeki yerini almıştır. Gerek stili, gerekse de sıfatıyla Jefferson Airplane’in bas dehası Jack Casady’ye benzettiğim Cornick, bluesa yatkın stiliyle, ilk dönem Jethro Tull tarzının önemli bir ismi olur. Tull’un ilk üç stüdyo albümünde arz-ı endam eden ‘hippi’ bluescu, Ian Anderson’un flütüyle, ilerleyen yıllarda sıkça yapacağı kadar ön plana çıkmadığı bu ilk dönemde, grubun pentatonik havasına muhteşem bir şekilde ayak uydurmayı başarmıştır.

Özellikle ikinci stüdyo albümü olan “Stand Up”ta gayet doyurucu bir performans sergileyen bas erbabının “Bouree”deki solosu, bunun en yakışıklı örneğidir. Grubun diğer elemanlarına nazaran karşı cinsin biraz fazla peşinden koşması ve eğlenceye düşkünlüğü onu gruptan uzaklaştırsa da, ayrılık kararındaki esas neden, Jethro Tull’un bluesdan progresif rock’a doğru bir seyahate çıkacak olmasıdır.  Cornick, “This Was”, “Stand Up” ve “Benefit” albümlerinden sonra Jethro Tull’dan ayrılarak, Wild Turkey grubunu kurar(Bu grubu da naçizane tavsiyemdir). Cornick, her ne kadar 1971’deki Aqualung albümünün kadrosunda olmasa da, kayıtları erken alınan “My God ve “Wondring Aloud” parçalarında basını konuşturmuştur.

Uğruna Şarkılar Yazılan Adam Jeffrey Hammond – Hammond

Jeffrey HammondYukarıda da bahsettiğim üzere Ian Anderson’la beraber rock zehrinin zerk ettiği iki arkadaşından birisi olan Jeffrey Hammond, eğitim nedeniyle bıraktığı müziğe, Jethro Tull ile dönüş yapar. Anderson’un ‘ahbaplarla müzik yapma’ felsefesi nedeniyle ona yakın isimleri gruba dâhil etmesinin bir örneğidir Hammond. Bunun yanı sıra kişiliğinin de Ian Anderson’la uyuşması, bu ortaklığı perçinlemiştir. Jeffrey’nin soyadındaki tekrarlama da bu ‘değişik’ kişiliğinin bir göstergesidir. Anne ve babasının soyadlarının aynı olması, Jeffrey’nin, bu Ian Andersonvari espriyi yapmasına vesile olmuştur.  Jethro Tull’da çalmadığı dönemde bile kendisine atfedilen “Song for Jeffrey” ve “Jeffrey Goes to Leicester Square” şarkılarıyla varlığını hissettiren basçı, grubun ‘sözel’ döneminin önemli parçalarından olmayı başarır.

Özellikle rock tarihinin en önemli konsept albümlerinden birisi olarak gösterilen “Thick as a Brick”te klas bas yürüyüşlerine imza atan Hammond, buna rağmen stüdyo kayıtlarında çok da ön planda değildir. Konserlerde ise özellikle bas gitarıyla aynı deseni taşıyan kıyafeti ve sahne şovlarıyla ön plana çıkmayı başarır. Ian Anderson’un, “Aqualung”, “Thick as a Brick” ve “A Passion Play” gibi çalışmalarla, bir bütünlük dâhilinde hikâye anlatımlarına daha çok eğildiği dönemde çalan Hammond, “Dost kötü günde belli olur” deyimini de Britanya topraklarına taşır. Jeffrey, grubun hayal kırıklığı yaşadığı ve yaşattığı albümler olan “A Passion Play” ve “War Child” çalışmalarında da kadim dostlarını yalnız bırakmaz. Tull’un progresif döneminin basçısı olarak hafızalara kazanan Hammond, resim yapma sevdasının ağır basması vesilesiyle, 1975 tarihli Minstrel in the Gallery albümü sonrasında gruptan ayrılır. Zaten Ian Anderson da basçı mevkisindeki değişiklikten sonra yeni bir tarza doğru maceralara koyulacaktır…

‘Adamım’ John Glascock

Geldik ayrıcalıklı adama… Benim için Jethro Tull demek, “Songs from the Wood” ve “Heavy Horses” demektir. Gerek muhteşem şarkıları, gerekse de rocka yeni bir soluk getirmesinin yanı sıra, Britanya’daki ‘punk’ fırtınasına direnen rock albümlerdir bu ikili.Grubun progresif rock becerisini muhteşem folk ezgileriyle birleştirerek ‘Voltran’ı oluşturduğu bu dönemin başrollerinden birisi de bas gitarist John Glascock’tur. Grubun ‘arkadaş’ kuralından, davulcu Barriemore Barlow’un tanışığı olarak dâhil olan Glascock, Tull ile ilk çalışması olan “Too Old to Rock ‘n’ Roll: Too Young to Die!” albümüyle gruba ısınır. Kadroda yer aldığı bu ilk albüm de tam manasıyla bir “Tull Kosept Albümü”dür. Bu plak sonrası ise tarz daha çok folk rock olacak ve Glascock sahneye çıkacaktır. Ian Anderson’ın insanlardan uzak bir şekilde, kendisini dağa, kıra, bayıra vurduğu periyodun da etkisiyle ortaya çıkan bu tarz, John Glascock’un da gözümde yücelmesine neden olur. “Songs From The Wood”daki birçok şarkıda muhteşem bas partlarının yer alması, Glascock’un muhteşem ‘dört tel’ performansları sunmasını husule getirir. Albüme ismini veren şarkı “Songs From The Wood” ve albümün bana göre en başarılı parçası olan “Hunting Girl”de adeta şov yapan Glascock, 10 Şubat 1977’deki London Hippodrome Konseri’nde de kulaklarımızın pasını siler. Kendinizi İskoç kırlarında hissetmenize neden olan bu folk rock şaheserini takip eden “Heavy Horses” çalışması da aynı övgüleri hak eder. Jethro Tull’un bu başyapıtlarının tabanında elbette ki Ian Anderson’un şairliği ve flütüyle olan yakın ilişkisi vardır. Özellikle flüt stilini bir nevi ‘konuşturma’ düzeyine çıkaran Anderson’un bu performansının yanında Glascock’un müthiş bas yürüyüşleri de bu iki albümün başucuna konma nedeni olur. Özellikle soyadı nedeniyle Anderson’un ‘bel altı’ esprilerine maruz kalan Glascock, diş çürüğü nedeniyle yaşadığı kalp sorunu sebebiyle aramızdan ayrılır. Glascock’un gözlerini ebediyete yumduğundaki yaşı, rockseverlere hiç de yabanı gelmeyecektir: 28!

Jethro Tull, daha sonra çok önemli basçılarla çalışsa da belirttiğim üzere bu üç adam, benim için başka yerdedir. Yoksa Glascock’tan sonra kadroya giren Dave Pegg de az müzisyen değildir hani! Kendisinin 1983 yılında Münih’teki Fat Man performansını tavsiye ederim…

İlhan ÖZGEN