PAYLAŞ

Kanadalı Dan Bejar’ın öncülüğündeki Destroyer son yılların en üretken gruplarından biri olmaya devam ederken, yeni albümü “ken” ile dinleyicilerini yabancılaştırmadan yeni şeyler denemeyi başarıyor.

Destroyer - ken ile ilgili görsel sonucu

Dan Bejar’ın, “Destroyer” ile karşımıza çıktığı 20 yıldan beri neredeyse her albümü ile farklı bir sound yakalamayı başardı. Lo-fi diyebileceğimiz ilk albümler bir vokal/söz yazarı havasına sahipken, 2006 yılında piyasaya sürdüğü “Destroyer’s Rubies” ile o zamana kadarki en sıcak, en yoğun eserini ortaya çıkarmıştı. Yine de kariyerinin zirvesini 2011 yılında piyasaya çıkan “Kaputt” ile yaşamış olabilir. Gittikçe daha sürükleyici, şiirsel ve şarkı yazımının karmaşıklaştığı bir süreci olduğunu düşünüyorum.

2015 yılında dinlediğimiz “Poison Season” ile “Kaputt”tan farklı bir yoldan gideceğinin işaretini vermiş, daha ağır ve olgun şarkılarla karşımıza çıkmıştı. Tekrar dinlenebilirliği düşük bir albümdü fakat eleştirmenler tarafından ayakta alkışlanmıştı.

ken” ise Destroyer’ın olgunlaşmak gibi bir niyeti olmadığını öne süren bir albüm. New York aşkını haykırdığı akustik ağırlıklı “Poison Season” sanki daha iki yıl önce çıkmamış gibi, bu albüm 80’ler synth popu ile indie rock arasında gidip geliyor. Saksafon aşkını ise bir kenara bırakmamış. Albümün her köşesinde tatlı pop esintilerini, saksafon sololarını ve The Cure tadında gitarları bulacaksınız.

Destroyer band ile ilgili görsel sonucuKanaatimce albüm kendi başına bir eser olarak değerlendirilecekse, açılış şarkısı diğer bütün parçalardan daha çok önem taşımaktadır. Bu fikrime katılmayanlar olacaktır. Parçaları kendi başına birer eser olarak da görmek gerekir elbette ama açılış parçasının dinleyicinin beklentileri üzerinde çok büyük bir önemi olduğunu inkar edemeyiz. Dinleyiciyi yakalayan bir açılış parçası bütün albümü dinletebilir. Ya da en azından ileride karşılaşacağımız kayıtlar ile ilgili merak uyandırması gerekir.

Albümün açılışını yapan “Sky’s Grey” başlangıçtaki piyano notaları ve minimal ritmi ile albüm hakkındaki beklentilerinizi ölçüyor ama çok geçmeden dream pop tadında synthler ortaya çıkıyor, daha önce dinlemediğiniz türde bir Destroyer albümü ile karşılaştığınızı fark ediyorsunuz.

In The Morning” ise gitarları ön plana alan ama yine kendini 80’lere ait hisseden bir başka bir parça. Parçanın sözleri ise oldukça ilginç; günün birinde dağılıp giden ya da yıldızı sönen müzik gruplarının kaderinden bahsediyor. Bunun kaçınılmaz bir şey olduğunu ima ediyor hatta. Destroyer gibi uzun bir kariyere sahip ve kendini sürekli yenilemiş bir grup için değişik bir düşünce.

Tinseltown Swimming In Blood” insanı yakalayan bir nakarata sahip. Arka planı kaplayan saksafonlar ile oldukça sıcak bir atmosferi var. Finale doğru şarkı iyice açılıyor ve eski Destroy albümlerindeki bazı parçalara göndermeler yapmayı da ihmal etmiyor. Destroyer’ın kendi şarkılarına en çok gönderme yapan gruplardan biri olduğunu da burada ifade etmek gerek.

Cover From The Sun” ise The Smiths’e sadece gitar melodisi ile değil, şarkının ilk mısrası ile bile selam çakıyor. Hatta dikkatle dinlerseniz üç, dört adet The Smiths şarkısının adını yakalamanız mümkün. Şarkının gitarları ve tasvir odaklı olması Destroyer için oldukça atipik.

Saw You at the Hospital” ise çok klasik bir Destroyer parçası. Araya giren synth melodisi hariç “Poison Season” veya “Kaputt” albümlerinde yer alsa kesinlikle sırıtmayacaktır. Yine de neredeyse komik düzeyde otobiyografik özelliklere ve romantik bir düzenlemeye sahip. Bejar, “Poison Season”ı yazdığı dönemde ciddi bir zaturre geçirdiğini ve hastaneye yatmak zorunda kaldığını ifade ediyor. Bu parçayı da hastanede yazmaya başlamış. Fakat parça albümün kalanı için ise fazla akustik öğeler içeriyor.

Albümün gizli başyapıtlarından “A Light Travels Down the Catwalk” bir önceki parçanın yarattığı hüznü sürdürmeyi başaran oldukça kısa ve minimalistik bir parça. Gizemli ritmini, daha gizemli bir synth melodisi ile birleştiriyor. Yıllardır konserlerde çaldığı bu parça, söylemeyi en sevdiği parçalardan biri Dan Bejar’ın. Ama bu albümdeki haliyle harika olmuş diyebilirim. (Deluxe versiyonundaki akustik halini de kaçırmamanızı tavsiye ederim.)

Albümün ikinci yarısında “Rome” bizi The Cure’un 90’ların başındaki sound’ı ile kucaklıyor. Abartılı ve etkileyici davul sesleri, karanlık gitarları ve hafif karanlık disko havası ile oldukça lezzetli.

Sometimes in the World” fazlası ile direkt, olması gerektiği kadar melodik değil ve bilinen formülleri uygulamak dışında yeni bir şey sunamıyor. Halbuki “Ivory Coast” hemen arkasından, Joy Division’ın en hafif şarkılarına benzer bir atmosfer sunabiliyor.

Nostalji hissi ile dinleyiciyi şaşırtan “Stay Lost” dinleyicilere öğüt veren, hatta marş olmaya çalışan bir parça. “Herkes aslında yalnızdır” sözünün tersini ispatlamak istercesine ölüleri (ya da içten içe ölü gibi hissedenleri) tekrar ayağa kaldırıyor.

Albümün finali, tıpkı ilk şarkının öneminden bahsettiğim gibi, yapısal açıdan oldukça önemli. Açılış şarkısının yarattığı merak hissi, albüm boyunca sürüklemeyi başarıyorsa, iyi bir final tamamlanmışlık hissi açısından öneme sahip. “La Regle du Jeu” ideal bir kapanış parçası. İsmini aldığı 1939 yapımı Jean Renoir klasiği (rastlantı o ya, en sevdiğim filmlerden biridir) oldukça büyük bir beklenti yaratıyorsa da, çok gaza gelmemek gerek. 80’ler synth/euro pop parçalarından hiçbir eksiği olmamakla birlikte, değişik olarak iddialı ve uzun bir gitar solosu ile albümü kapatıyor.

ken” kesinlikle dinledikçe büyüyen albümlerden. İlk dinleyişlerde Destroyer diskografisinde zayıf bir noktaya denk geldiğini düşünebilirsiniz ama albümün içine girdikçe oldukça keyifli anlar yaşayacaksınız. Özellikler 80’ler indie ve synth pop müziğine ilgi duyuyorsanız nostalji hissi sizi alıp götürecektir. Ama Bejar’ın bunu bir araç gibi kullandığını, daha önce hiç olmadığı kadar (bir iki parça hariç) tuhaf hikayeler anlattığını düşünüyorum. Bu açıdan karşınızda sabun köpüğü bir pop albümü yok, öyleymiş gibi görünen bambaşka bir albüm var.

– 3.9/5