PAYLAŞ

Pek çok müziksevere göre günümüzün en önemli müzik insanlarından biri olan Porcupine Tree’nin frontmani Steven Wilson beşinci solo albümü To the Bone‘u 18 Ağustos’ta New York merkezli plak şirketi Caroline International etiketiyle yayınlandı.

2011’de yayınlanan Grace for Drowning’in ardından Steven Wilson’ın 2 senelik periyotlarla albüm çıkartma geleneği, sanatçının hayranları tarafından zaman zaman eleştirilse de Wilson her albümde farklı bir konsepti ve müzik tarzını işlediği için sanatçının dokuz senelik solo müzik kariyerinin beşinci albümü olan To the Bone, müzik dünyasında çoğunlukla olumlu eleştiriler aldı.

Allmusic’ten 4/5, Planet Rock’tan 5/5 gibi başarılı değerlendirme skorlarının yanında albüm, satış listelerinde yayınlandığı ilk haftayı İngiltere’de birinci sırada tamamladı ve şu sıralarda ise halen daha Almanya, Finlandiya ve İsveç gibi ülkelerde listenin ilk beşinde. Şahsen tüm bu rakamlar benim için bir şey ifade etmiyor. Liste başarılarının tek ilginç yanı Genesis’ten sonra ilk defa bir progresif rock albümün yıllar yıllar sonra listelerde bu denli başarılı olması. Bu durum teamrock.com’da PROG IS BACK gibi sansasyonel bir başlıkta tırnak içinde verildi ki burada asıl amaç ana akım medya eleştirisi.

To the Bone’un satış listelerinde Ed Sheeran’ın son albümü ÷’ü geçmesinin ardından Birleşik Krallık’taki ana akım medya birden Steven Wilson’ı keşfetti* ve The Telegraph tarafından “muhtemelen dinlediğiniz en başarılı Britanyalı sanatçı” gibi garip bir yorum yapıldı. Hatta Steven Wilson BBC’de sabah programına bile konuk oldu. Bugün halen daha ana akım medyanın sanat sayfalarını dikkate alan insanlar var mı bilmiyorum ama müzisyenin hayranlarının iki sene arayla albüm çıkaran Steven Wilson’ın kendini tüketeceği korkusu yaşarken, kodaman medyanın bu Wilson’a saldırmasını pek çok açıdan günümüz medyasının durumunu ortaya koyduğunu düşünüyorum. Tüm bu kuru gürültünün ötesinde albümü her ne kadar beğensem de sanatçının tüm projeleri içindeki en zayıf albüm olduğunu düşünmekteyim.

abhsedilen BBC sabah programı burada. Ayrıca değinmek isterim ki her yerde aynı tişörtü giyiyor ve sunucunun “What is the prog rock?” sorusuna “I have no idea.” diye de cevap veriyor. Tam bir küstah!

Bu yazıda To the Bone’u pek çok konuda ele alıp Steven Wilson’un eski işleriyle kıyaslama yapma niyetindeyim çünkü bu güne kadar karşılaştığımız en şaşırtıcı aynı zamanda sıradan, bir o kadar da kaliteli Steven Wilson işi ile karşı karşıyayız.

Albümün içeriğine göz atacak olursak; tarz, sanatçı tarafından “kind of prog” diye tanımlanıyor. “Kind of” terimini ben, Steven Wilson’ın arşivinde etkisi altında kaldığı pop sanatçılarının (bunlar arasında en çok dilinden düşürmediği ABBA ve Prince) ile progresif ve alternatif rock öğelerinin birleşimi olarak görüyorum. Yani karşımızda medyanın abarttığı gibi dönemini kasıp kavuran Genesis, Jethro Tull veya Pink Floyd gibi isimlerin işlerine benzer bir albüm yok. Ortada kompleks bir müzik de yok (bu cümlem albümü kesinlikle kötülediğim anlamına gelmesin).

Steven Wilson’ın ana akım müziğe yaklaşma veya daha popüler olma gibi bir hevesi de yok. Böyle bir niyetinin olmadığını kendisi de içtenlikle pek çok röportajında dillendiriyor. Ayrıca To the Bone’nu oluşturan şarkılar, kompozisyonları gereği kompleks bir yapıda olmasa da pek çok dinleyici için çok sert geçişler ve uzun enstrüman soloları barındırıyor, bu yüzden günümüzün popüler işleri arasına girme şansını çok az olduğu düşünüyorum. Müzisyen durumu “I’m invisible in the mainstream,” diyerek zaten özetlemiş. Peki neden hayranları Steven Wilson’ı pop albümü yapmakla suçluyor sorusuna cevap olarak ise hayranların takıntıları olduğunu düşündüğümü söyleyebilirim. Çünkü hala insanlara “sanatçı istediğini üretmekte özgürdür” denildiği zaman kabarıp kısır bir sanatçı-kitle tartışması yapan pek çok insan var.

Porcupine Tree ile ilgili görsel sonucu

Albümün konseptini ve tarzını anlamak için Steven Wilson’ın öz geçmişine ve diğer projelerine bakmakta fayda var. Porcupine Tree, Blackfield, Bass Cominium gibi birbirine çok uzak tarzlarda projeler. Porcupine Tree başlı başına evrim geçirmiş. Grubun 1987 çıkışlı psychedelic rock albümü olan The Sky Moves Sideways ile 2007 çıkışlı modern prog-rock albümü olan Fear of a Blank Planet arasında muazzam değişimler söz konusu. Bunun yanında ambient müzik dünyasının en iyi projelerden biri olan Bass Communion ile Wilson’ın içinde bulunduğu İsrail merkezli alternatif rock grubu Blackfield arasında da uçurum var. Bir yandan Opeth ile Blackwater Park albümünün yapımcılığını üstlenip, bir yandan ABBA ve Prince hayranı olmanın yarattığı müzikal farklılık Wilson’un icrasını doğrudan etkiliyor. Konu ne zaman David Bowie olsa Steven Wilson’ın Bowie’nin asla kendisini tekrar etmediğini, bu durumun onu gerçek bir sanatçı yaptığını belirtmesi –İstanbul konserinde de bundan bahsetmişti- müzikal evrimi bir prensip haline getirdiğini gösteriyor.

Böyle bir sanatçıyı tek bir tarza sıkıştırmak imkansız. Bazı dinleyicilerin rock müzik dışında müzik dinlemeyi beceremiyor oluşu müzisyeni bağlamadığı gibi dinleyiciyi de müzik faşisti yapmaktan başka bir işe yaramıyor. Herhalde müzik faşistliğinin en çok görüldüğü topluluklar rock ve metal müzik içinde bulunan kitleler. Artık hayranları Steven Wilson’ın canını o kadar sıkmış olacak ki müzisyen günümüz rap müziğinin rock müziğe göre daha yenilikçi olduğunu dile getirdi. Tüm bu yazdığım uzun girişin sebebi albümün pop sound2unu eleştiren dinleyicilerin tekrar düşünmesi gerektiğine inanıyor oluşum.

Hand. Cannot. Erase. ile ilgili görsel sonucu

Bir önceki albüm Hand. Cannot. Erase. (2015) apartman dairesinde hayatını kaybeden ve kimse tarafından aranmayıp cesedi yıllar sonra bulunan bir kadını anlatıyordu ve tüm şarkılar bir kadının perspektifinden yazılmıştı. To the Bone’da da bu perspektifin korunduğu Wilson’ın kendisi tarafından teyit edildi. Pek çok yazarın ve yönetmenin kadın karakter yazma konusundaki çekincesini düşünürsek Steven Wilson bu konuda olukça cesur işler yapmaya devam ediyor diyebiliriz. Sanatçı ile dostlukları Tel-Aviv’e dayanan, benim son yıllarda sesini en çok beğendiğim vokallerden biri olan Ninet Tayeb albümde iki şarkıda vokal olarak yer alıyor. Buna ek olarak İsviçreli pop-caz vokali Sophie Hunger albüme konuk olan bir diğer vokal.

Albümde emeği geçen müzisyenlerin sayısı tam tamına on sekiz kişi. Kişisel olarak albümün yapımında müzik yapan sanatçıların kim olduklarının ve kayıtların hangi stüdyolarda yapıldığının eserin kalitesini direkt olarak etkilediği kanaatindeyim. Ninet Tayeb ve Sophie Hunger’a ek olarak uzun yıllar Roger Waters ile çalışan (The Wall turnesi kapsamında İstanbul’da İTÜ Stadyumun’da Comfortably Numb solosunu dinlemeye nail olduğumuz gitarist) ve Hand. Cannot. Erase turnesi kapsamında Guthrie Govan’ın yokluğunda yine İstanbul’da canlı dinlediğimiz Dave Kilminster albümde sadece geri vokal yapmış. Geçmişte Steven Wilson işlerinde tanıdığımız Nick Beggs (bass gitar) ve Adam Holzman (klavye) To the Bone’da da çalarak geleneği bozmamışlar. Albüme katkı sunan isimler arasında öne çıkan müzisyen; XTC efsanesinin frotman’i Andy Partridge. Steven Wilson kahramanıyla beraber kendi albümünde çalışmaktan mutluluk duyduğunu söylüyor. Solo gitarları ise zamanında Oasis ile de çalışan To the Bone’un yapımcısı Paul Stacey​ çalıyor. Mark Feltham‘ın armonika çaldığı albümde Londra Filarmoni Orkestrası’nın da adının geçtiğini vurgulamak isterim.

Albümün görselleri ise metal müzik camiasında pek çok isimle çalışmış Danimarkalı sanatçı Lasse Hoile tarafından hazırlanmış. 2013’de Kscope plak şirketine geçişinin ardından yayınlanan ilk albümü öncesi tanıtım amaçlı çekilen fotoğraflardan sonra en kötü görseller bu albüme ait olabilir.

-Abi açız, böyle albüm yapıyoruz. Sanırım rock camiası kötü fotoğraf çekilme belasını hiç bir zaman aşamayacak.

Elli dokuz dakika ve on bir şarkıdan oluşan To the Bone’da şarkıların birbirlerini konsept albüm kadar tamamladığını söyleyemem ancak albüm baştan sonra son derece temiz akıyor. Ve albüme hiç gitmemiş diye atlamak istenilen neredeyse hiçbir şarkı bulamıyor, albümü bitirdiğinizde bir filmi bitirmiş hissiyatı taşıyorsunuz. Steven Wilson bu konuda her zaman iddialı, eğer iyi bir şey becerebiliyorsam o da albüme bütünlük vermek, diye bir açıklamasının hatırlıyorum ki ben bunun aksi hiç bir Steven Wilson albümü görmedim.

Albümle aynı adı taşıyan açılış şarkısı To the Bone kısa bir monologdan oluşan girişe sahip, genel olarak hareketli olarak tanımlayabileceğimiz, gitarın ön planda olduğu, doğrunun öznel bir kavram oluşunu konu alan sözlere sahip ve Steven Wilson üzerinde XTC’nin etkilerinin olduğu gösteren albümün güçsüz şarkılarından.

İkinci şarkı Nowhere Here ise klasik bir Steven Wilson parçası ancak şarkının içinde pozitif bir enerji var. Bunun sebebi ise söz yazımı esnasında Wilson’ın dünyaya uzaydan baktığı zamanki gezegenin güzelliğini konu alması. Pek çok dinleyici Steven Wilson’ı melankolik kompozisyonları ile tanısa da Porcupine Tree döneminde In Absentia, Deadwing ve Stupid Dreams albümlerinde de benzer şarkılar mevcut.

Albümün vitesi üçüncü şarkı Pariah ile yükseliyor. Albüm öncesi yayınlanan parçada düet yapılan Ninet Tayeb adeta şarkıya ruhunu vermiş. Şarkının hikayesi aslında oldukça sıradan bu yüzden buraya özetleyip hevesinizi kaçırmak istemem. Ninet Tayeb bir önceki albümde yer alan Routine‘de tek kelime ile muazzam bir vokal kalitesi ortaya koymuştu. Pariah da Routine kadar olmasa da sanatçının sesinin ne denli güzel olduğunu gösteriyor. Şarkıda, Hand. Cannot. Erase’de bulunan Ancestral’da olduğu gibi bir yükseliş var ve tam o an kulaklar Guthrie Govan’ın attığı o inanılmaz soloyu arıyor ama maalesef To the Bone önceki işlere göre bireysel performansların sınırlandırıldığı bir albüm olduğu için bulamıyoruz.

The Same Asylum as Before için şu ana kadar albümdeki prog rock etiketine en uygun şarkı diyebiliriz ama ben Steven Wilson’ın sesini inceleterek şarkı söylemesine son derece irite olduğum için şarkıyı beğenmemiş numarası yapıyorum ama sound olarak güçlü bir şarkı. Hatta bir dinleyici artık bu vokal formuna o kadar dayanamamış ki last.fm’de doodoodoocore diye sadece Steven Wilson’ın bulunduğu bir tarz etiketi oluşturmuş.

Gelelim albümün en iddialı şarkısı olan Refuge’a. İngiltere’de yaşanan onca terör olayına karşılık bu sene çıkan Depech Mode, Roger Waters ve Steven Wilson albümlerinde popülist siyasi söylemlere karşı sıkı bir duruş var. Bir dinleyici olarak bundan son derece mutluluk duyuyorum. Wilson röportajlarında bu şarkı ile ilgili sorulan soruya politikacılara doğrudan kızmak yerine, bir sığınmacı ile empati kurarak kompozisyonunu onun gözünden oluşturduğunu söylüyor. Paul Stacey de şarkıya gerçekten de harika bir gitar yazmış. Şarkının kayıt sürecine ait bir bölüm Steven Wilson’ın Youtube kanalı üzerinden paylaşıldı. Paul Stacey solo yazarken Steven Wilson ile aralarında geçen diyalog kesinlikle izlmeye değer. Stacey önce deneme olarak bir solo atıyor ve Wilson ondan bu soloyu korumasını, kulağa solonun bluesy gelmesini ama aynı zamanda epik olmasını istiyor. Albümün yapımcısı olan zavallı Paul Stacey ise gayet anlayışlı bir şekilde Cool! diyerek yeni denemelere başlıyor.

Benzer bir hikaye 2013 yılında yayınlanan Steven Wilson’ın ikinci solo albümü olan The Raven That Refused to Sing (And Other Stories)’da albüm ile aynı adlı son şarkıda da mevcut. Şarkının girişindeki melodiyi Guthrie Govan birkaç defa deneyerek oluşturmaya çalışıyor, melodiyi duyan Wilson bunu bir de kulağa “ormanda yalnız kalan tatlı bir çocuk” hissi verecek şekilde çalabilir misin?” diyor. Guthrie tam olarak bunu mu demek istedin diye ufak bir modifikasyon ile yeni melodiyi çalıyor ve Wilson kesinlikle diyerek şarkının son hali oluşturuluyor. Guthrie Govan, Steven Wilson ile müzik konuşmanın bir mimar ile dans etmek gibi olduğunu da ayrıca belirtmiş. Gönül isterdi ki Guthrie Govan’da bu albümde çalsaydı ancak Paul Stacey, Guthrie’nin yokluğunda Refuge’de harika bir iş çıkartmış. Wilson’ın İstanbul konserinde Guthrie gelmese de biz kendisi 2014’de Roxy’de zaten izlemiştik.

Albümün bir diğer klip şarkısı Permanating, Refuge ile gelen karamsar havayı ortadan kaldırıyor ve albümün muhtemelen pop standartlarına en uygun şarkısı olarak duyuluyor. Steven Wilson, Permanating için bugüne kadar yazdığım en mutlu şarkı diye bahsediyor. Müzisyenin geçen yaz çıktığı Hindistan turnesinden büyük etkilerin görüldüğü klibini çok beğenen olmuş mudur muallak ama albümün en kötü eleştiri alan şarkısı olduğu bir gerçek.

Yedinci şarkı Blank Tapes tekrar Ninet Tayeb’in sesini duyduğumuz iki dakikalık intro niyetinde bir şarkı.

Albümün sekizinci şarkısı People Who Eat Darkness ise bence albümün en iddialı şarkılarından biri. Parçanın tam bir canlı performans şarkısı olduğunu düşünüyorum. Yazının başında bahsettiğimiz pop, alternatif rock ve prog rock ögelerinin hepsini taşıyor.

Sophie Hunger ile düet yapılan Song of I videosu yayınlanan bir diğer parça. Şarkının sonlarına doğru yükselen yaylıları 2008’de yayınlanan Fear of Blank Planet’daki My Ashes’a benzetsem de niye bu şarkıya bir klip çekildi anlayamadım. Ayrıca To the Bone’da yayınlanan hiçbir klibi, Routine veya Drive Home‘a çekilen müzik videoları kadar başarılı bulmadığımı söylemek isterim. Bugüne kadar yayınlanan üç klibin de son derece vasat olduğunu düşünüyorum.

Gelelim benim favorim şarkım olan on numaralı şarkı Detonation‘a. Detonation tam anlamıyla bir prog rock şarkısı. Canlısını dinlemek için böbreğimi verebileceğim şarkılar listesine rahatlıkla girer ama parçada tek üzücü olan Steven Wilson ile geçmişte çalışan davulcuların yokluğu. Adeta Gavin Harrison’a gel beni sen çal mübarek diye haykırsa da yine de her yönüyle çok başarılı bir şarkı. Sondaki gitar soloyu çalan kişinin David Kollar olduğunu hemen anlıyorsunuz çünkü Steven Wilson’ın elinden çıkmayacak kadar gitaristlik meziyeti isteyen bir solo.

Steven Wilson gibi müzisyenler kapanış şarkılarına son derece önem veriyor. Bir albümü baştan sona dinliyorsanız son şarkı tüm dinleyicide albümü tekrar dinleme isteği uyandırmalı hatta albüm bittiği için dinleyiciyi üzmesi gerektiğini düşünüyorum. Tıpkı Hand. Cannot. Erase.’de olduğu gibi. Bana göre Steven Wilson bu işi yapan en iyi müzisyenlerin başında geliyor. Song of Unborn da son derece başarılı bir kapanış şarkısı ve alıştığımız Wilson melankolisini yoğun şekilde hissettiriyor. “Böyle bir dünyaya yeni bireyler getirilir mi?” klişesinden yola çıkarak yazılmış şarkı albümü şu sözlerle kapatıyor;

Don’t be afraid to be alive
Don’t be afraid.

Sonuç olarak, Steven Wilson’ın son üç albümüne baktığımız zaman The Raven That Refused to Sing (2013) harikulade bir modern-klasik progresif rock (çoğunlukla modern, bu konuda hassas insanlar var) albümü olarak karşımıza çıktı ve şu an tüm zamanların en iyi progresif rock albümleri listelerinin pek çoğunda hatırı sayılır sıralarda bulunuyor. Hand. Cannot. Erase (2015) ile progresif rock ile daha çok indie müziğin bazı ögeleri ve trip-hop müziği harmanlayan ve kesinlikle başarılı bir işe imza atan Steven Wilson, To the Bone’da progresif rock’ın içine pop müziği -bahsedilen pop Tears for Fears, ABBA, Prince, XTC- katmak istemiş.

Bana kalırsa To the Bone bu son üç albüm içinde en zayıf albüm ancak tekrar etmekte fayda var ben Steven Wilson’ın herhangi bir şekilde ana akım müzik piyasasına yakınlaşma çabası olduğunu göremedim, eğer böyle bir niyeti olsaydı Hand. Cannot. Erase’e benzer bir albüm yapıp bunu da daha sıradan müzisyenlerle, daha sade kompozisyonlar ve kısa şarkılarla yapabilirdi. Benim bu albümde gördüğüm şey; Steven Wilson’ın tıpkı Frank Zappa, David Bowie, Prince gibi isimlerin kendi dönemlerinde yaşadığı hayranların beklentileriyle olan mücadelesi.

Müzik tarzları ile takıntıları olan dinleyicilere kısa bir olay anlatmak isterim. Gavin Harrison, Porcupine Tree’ye ilk katıldığında bazı rock dergiler ondan dinlediği en iyi 10 prog albümü yazmasını istemiş. Sıkıntı şu ki Gavin hayatında 10 tane prog roCk albümü dinlemediğini söylüyor ve bu adam aynı zamanda King Crimson ile çalıyor. Bu olay sanırım müzik tarzları ile alakalı takıntıların ne kadar saçma olduğunu yeterince açıklar. Benim tek endişem medyanın Steven Wilson’a olan aşırı ilgisi ve bu ani popülerleşme umarım sanatçıyı kendi çizgisinden uzaklaştırmaz. Kapağında Wilson’ın kendi resmi bulunan tek stüdyo albümü To the Bone müzik dünyasına neler getirecek ilerleyen yıllarda göreceğiz.