PAYLAŞ

Oğuz Atay benim de hep hayalim olan bir mevzuya “Tutunamayanlar”da Süleyman Kargı’yı (tesadüfe bakınız ki Tori de Hotel’de King Solomon der ve Atay’la aynı kişiyi anıştırır) şöyle değinir: “Piyano çalmayı çok isterdim. Şimdi piyanoya oturur, kelimelerle ifade etmekte güçlük çektiğim bütün duygularımı, acılarımı tuşlara dökerdim. Bazen şiddetli bazen yavaş basardım onlara. Kim bilir ne ince ayrıntıları vardır o dokunuşların? Kelimeleri daha önce öyle kötü yerlerde kullanmış oluyoruz ki kirletir diye korkuyoruz duygularımıza dokunursa. Seslerin başka türlü bir dokunulmazlığı var.” Tori Amos ise çok ama çok şanslı. Çünkü bu peri, malumunuz hem bir ozan, hem bir piyanist, hem de vokalist! Yani sözcüklerle melodileri bir arada kullanabilme mucizesine sahip. Üstelik “divine” (tanrısal?) addedebileceğimiz müthiş bir sesi var. Bu terkibin sonucuysa işte “From The Choirgirl Hotel” gibi şiirselliği yüksek, müzikalitesi zirve albümler demek.

“From The Choirgirl Hotel” Tori Amos’un dördüncü stüdyo albümü. Prodüktörü bizzat kendisi. Şarkıların sözleri, besteleri tabii ki katışıksız Tori imzası taşıyor. Bizi yarattığı depremlerle sarsıp (“Little Earthquakes”), pembenin bin bir tonuna (“Under The Pink”) boyamasının ve Pele’yle (“Boys For Pele”) tanıştırmasının akabinde doğmuş; sürprizlerle dolu, karanlık ve sert, vurucu ve nahif, yine Grammy adaylı, yine alabildiğine orijinal, hani ya eşi menendi olmayan bir iş. (Tori diskografisinde de.) Atlantic Records etiketiyle 1998 senesinde yayımlanan albüm günümüz kayıtlarına taş çıkartacak kadar yenilikçi, deneysel ve kesinlikle kategori dışı. Hazır albüm bu yıl 18. yaşını da geride bırakıp artık yetişkin olmuşken – vay be! – biraz geriye dönüp kendisini yad edelim, yaşını da kutlayalım istedik.

“From The Choirgirl Hotel”’de konaklayacağımız ilk oda (zira Tori her şarkının yaşadığı bir yeri/odası olan bir otel tahayyül etmiştir bu albümle), yani kaydın ilk teklisi olan “Spark”, karanlıkta ışıktan korkanları selamlayarak serüveni başlatıyor. “She is afraid of the light in the dark.” “Spark” elbette sadece bir başlangıç ve her başlangıç gibi bir ivmesi, dönüştürücü bir hakikati/gücü var. Tori “Spark” boyunca Tanrı’yla ve kaderle “If the divine master plan is perfection, then i’ll give Judas a try”, kendi metaneti ve yaptığı düşükle “She’s convinced she could hold back a glacier, but she couldn’t keep a baby alive” , kadınlığıyla “Doubting if there’s a woman in there somewhere” hesaplaşıyor, müziği yoluyla yaralarını sarmaya çalışıyor. Klipse yüreğin dağlanmasına, nutkun tutulmasına sebep denebilir.

Albümün ikinci şarkısı “C.r.u.e.l”, “Little Earthquakes” hitlerinden, biricik “Precious Things” göndermesiyle, “don’t give me a piece of your preciousness”başlayıp “Dance with the sufis, celebrate top ten in the charts of pain,” diyerek Sufizm’e kadar uzanıyor. (Tori’nin ufkuna şapka çıkarmak serbest bittabi.)Rüzgârın bile balonumuzu havada tutmaya yetmediği günlere nazire yaparcasına tınlayan bu şarkı yerini “Black Dove”a, nam-ı diğer “January”e bırakıyor. Çirkin ördek yavrusunun, yani bütün ötekilerin öyküsünü olabilecek en hisli şekilde dile getiren parça, iyi bir geçiş şarkısı olarak hafızalarda yer ederken, “Raspberry Swirl”‘la tempo iyiden iyiye yükseliyor. Piyanosunun başında bazen tatlı, bazen öfkeli şarkılar söyleyen Tori’yi hiç alışık olmadığımız bir tarzda buluyoruz. Yine kendine has, derinlikli sözleri (“in the garden i did no crime”) elektronik tınılarla bezenirken, şarkı klibiyle de epey eğlendiriyor. Şarkının Best Female Rock Vocal kategorisinde Grammy’e aday olduğunu da not düşelim.

“Jackie’s Strength” ise suikasta kurban giden John F. Kennedy’nin eşi Jacqueline Kennedy’e yazılmış bir şarkı ve albümün ikinci teklisi. Ayrıca daha kişisel bir düzlemde de okunabilecek sözlere sahip. “Feeling old by twenty one” gibi insanın içini burkan ayrıntılar ve tespitlerle fena sarsıyor. Klibinde de Tori’yi gelinlikle görüyoruz. “I got lost on wedding day” diye boşuna söylemiyor yani şekerpare. Peki “Virgins always get backstage” demesine ne demeli? Altıncı şarkı “İieee” ise tam bir ayin tadında. Amos verdiği bir röportajda bu şarkıyı ilk kez rüyasında işittiğini, ormanda ateş etrafında dönen yerlilerin bu ezgiyi mırıldandıklarını ve sabaha bu melodiyle uyandığını söylüyor. Ve tabii “Why can’t be beautiful? Why does there gotta be sacrifice?” gibi sorgulamalarla, aşkta zarafet arayışıyla “In this chapel, little chapel of love, can’t we get a little grace and some elegance?” yine derine derine işliyor zat-ı şahaneleri. Sonra “Liquid Diamonds” geliyor. Tam bir başyapıt diyebiliriz – sözler, vokal, beste, düzenleme. Özellikle nakarat kısmıyla Şebnem Ferah’ın Can Kırıkları şarkısına da esin olan sözleri (ki kendisinin Tori’yi nasıl candan sevdiğini biliyoruz), fragmental yapısı, dalga misali bir yükselip bir alçalmasıyla başınızı döndürürüyor, kulağa/ruha tam anlamıyla müzikal bir ziyafet vadediyor.

“She’s Your Cocaine”de Tori’nin o tadından yenmez çılgınlığına ve daha sonra “American Doll Posse”de de karşımıza çıkacak olan minik Torilerle (Takdim edeyim: Isabel, Clyde, Pip ve Santa) ufaktan tanışma şansına/şerefine nail olurken, ardından yine aşina olduğumuz Tori’ye “Northern Lad”le geri dönüyoruz. “When you are only wet because of the rain” gibi sözlerle yine yeniden dişiliği kutsuyor Tori. “Liquid Diamonds”a gönderme yapmayı da ihmal etmiyor üstüne: “I thought we’d be okay, me and my molasses”. “You change like sugar cane”, “This cake still isn’t done” gibi metaforlar ise Tori’nin “Sugar” şarkısında da olduğu gibi tatla, tatlılıkla yaşadığı eşdeğer sorunsalları gözler önüne seren cinsten. Bir sonraki şarkı “Hotel”se Nail Gaiman’ın “Neverwhere” adlı fantastik romanına göndermelerle bezeli. Zira Tori soruyor: “Where are the Velvets?” Gaiman’ın “Yokyer” olarak Türkçeye çevrilen romanında, öpücükleriyle öptükleri erkeklerin ruhlarını alan Velvetlerden başkası değil Tori’nin aradığı. Dahası yakın arkadaşı Gaiman’a (“Where is Neil when you need him?”) ne ilk ne de son refaransı bu şarkı. (Bknz: Horses, Tear in Your Hand, Space Dog, Carbon, Not Dying Today) Albümün son iki parçası “Playboy Mommy” (yine tam bir Tori güzellemesi) ve mitolojik figürlerle süslediği şarkısı “Pandora’s Aquarium”da da yine bir hesaplaşma tandansı hissediliyor. “I’ll say it loud here by your grave. Those angels can’t ever take my place.” diyen Tori düşürdüğü bebeğine seslenirken, bizleri de yaşadığı buhranın tanığı olmaya çağırıyor.

“From the Choirgirl Hotel” Tori Amos’un daha önce yayımlanan üç albümünden gerek sound, gerek vokal performansı olarak fersah fersah uzak bir çalışma. Ama bu uzaklık Tori’yi daha da yakından tanımamıza sebep. Ve Tori’yi seven, sevmeyen, bilen, bilmeyen herkesin muhakkak dinlemesi gereken, dört başı mamur bir eser var karşımızda. Albümün kapağı ve kartoneti de on numara kabilinden üstelik. İngiliz fotoğrafçı Katerina Jebb tarafından tasarlanan bu çalışma, Tori’nin devasa bir fotokopi makinesinde çekilen kopyalarından oluşuyor – hakiki olanla kopya olanın sınırlarını sorgular, kişinin ya da sanatçının varlık ve görünürlük alanını muğlaklaştırıp, (copy of copy), sıkışmışlığını, arada kalmışlığını (ve bazen nihai sonucu) gözler önüne sererken, Tori’nin yaşadıklarının ardından yaşamla olan bağının (bir silüete dönmenin ya da etten kemikten müteşekkil, yaşayan, nefes alan – işte hani, yine yeniden “i’m still alive” – bir insan olmanın yükünü omuzlamanın) türlü yankısını bünyesinde topluyor ustalıkla. Kartonette yer verilen harita ise belli ki şimdinin yollarını değil; zamansız, mekansız bir öte diyarın rotasını çiziyor (“other side of the galaxy”) ki biz buna düşler alemi diyoruz. Unutmadan albümün Japonya baskısında bulunan tatlı bonusu “Purple People”ı dinlemeyi de unutmayın derim. Bir de elbette, Tori İstanbul’da bir konser daha verse de yine gitsek… Mest olsak, hayran kalsak, yıldızlara ulaşıp geceye karışsak, günlerce etkisinden kurtulamasak keşke…

10/10
Şafak TAHMAZ