Norah Jones… gökyüzünde kimsenin bilmediği isimsiz bir yıldızken Arif Mardin tarafından keşfedilen; sanki geceleri nazlı nazenin, mütevazı salınıp parıldarken, dünyaya inip aramıza karışarak ruhumuzu peri tozu serpercesine ehlileştiren kadife sesin sahibi. İlk kez “Come Away With Me” ile duyduk ismini. Henüz ortaokulu yeni bitirmiştim albüm yayımlandığında.

Sene 2002, dile kolay. Ne o zamanların popüler müzik dergisi Blue Jean’de yer verilen kayıtlara, ne radyolarda çalan şarkılara ne de yabancı müzik kanallarının empoze ettiği kliplere benziyordu Jones’un tarzı. (Daha sonra altın çağını yaşayacak Dream TV bile yoktu o sıralar. Sahi müziğe nasıl erişiyorduk ve ben bu şarkıyı, hatta boş bir yolda eski bir Cadillac süren Norah Jones imgesini nasıl kazımışım zihnime, kalbime?) O küçücük yaşıma rağmen dikkatimi çekmiş olmasını nasıl anlatmalı bilemiyorum dolayısıyla. Ama gel zaman git zaman milyonlar satan, sekiz Grammy kazanan bu “olay” albümü epey dinlemişimdir.

“Don’t Know Why”, “Lonestar”, “Turn Me On” aklıma ilk gelen parçalardan. Hatta lise hazırlıktaki Writing dersimizde “come with me” yerine afili bulduğumdan olsa gerek “come away with me” yazmıştım da pek sevgili hocam awayin üstünü çizip not kırınca bir hayli bozulmuştum. Oysa ne güzel phrasal verb kullanıyordum!

İkinci albüm “Feels Like Home” iki sene sonraya denk geliyordu. İki sene çok şey demekti – biraz daha büyümüştüm. Artık lise bir bitmişti mesela ve ben bütün yazı (albüm şubatta çıkmasına rağmen cdsini temmuzda İstanbul’a yaptığım tatlı bir ziyaret esnasında edinmiştim.) “Sunrise”ı, “What Am I To You” , “Humble Me”‘yi, “Carnival Town”u dinleyerek geçirmiştim. (Hey gidi koca cd çalarlar!) Benimle birlikte Norah da değişmişti tabii – folk/country tınlıyordu yeni kaydı. Ama o hiç durmadı; değişti, dönüştü, üretti. O ürettikçe ben hep kulak kabarttım. Her işini merakla bekledim. Beni Norah Jones’un müziği hiç uyutmadı, aksine duyularımı keskinleştirdi; melodileri, bir enstürman gibi kullandığı sesi kanıma işledi, türlü güzel hayalle doldurdu içimi.

Akabinde “Not Too Late”ler, “The Fall”lar, “Little Broken Hearts”lar geldi. Norah kah popa kaydı, kah caz yaptı ama çıtayı hep yüksekte tuttu; hep nitelikli, hep -aslında- piyasa dışı kaldı. Ve şimdi de altıncı stüdyo albümü “Day Breaks”le huzurlarımızda. Ekim başı, yine Blue Note Records etiketiyle yayımlanan albüm üçü cover olmak üzere toplam on iki şarkıdan oluşuyor. Özellikle daha ikinci albümüyle bir “tür salınımı” içine giren Jones bu albüm için “özüme döndüm” tarzı açıklamalarda bulundu. Dediğinde de haklı – bolca piyano, saksafon ve temiz bir sounddan müteşekkil bir çalışma “Day Breaks”.

Norah Jones, Sarah Oda ve Eli Wolf prodüktörlüğünde kaydedilen albümün açılış parçası “Burn” bir Norah Jones klasiği olmaya şimdiden aday. Yeni turnesini bu şarkıyla açtığını düşünmek dahi mestlik sebebi. Şarkı biraz da Wong Kar-Wai’ın aklımda nedense hep mor renkle özdeşleşen, güzel mi güzel “My Bluberry Nights’ın “The Story”sinin izinden, metaforlarından, kaldığı yerden yürüyüp bizlere bir tür yalpalama hikayesi sunuyor diyebiliriz.

Albümün “moody” tavrını, atmosferik gücünü muştuladığı da su götürmez. İkinci şarkı “Tragedy” sapmaz şaşmaz bir dünyevilikle, imkansız bir uhreviliğin arasındaki yokyerliğin terennümü ve Jones’un kişisel hikayelerden başkalarının hayatlarına uzanışının tescili. Belki de, kendisinin de itiraf ettiği üzere, evlenip çoluk çocuğa karışmasının akabinde değişen dünya algısının bir yansımasıdır bu durum. Norah’nın gözlem gücü ve öykücülüğü takdire değer. Her ne kadar tragedy sözcüğü fazla tekrarlansa da…Trajedinin ardındansa madalyonun öteki yüzüne çevriliyor bakışımız ve Norah tek sözcüklü şarkı isimleriyle bir müddet daha sürdürüyor seferini. Çünkü sırada “Flipside” var. Norah Jones’un öfkesi böyle oluyor demek ki dedirten parçayla albümün dingin havası bir nebze olsun dağılıyor.

Akabinde “It’s A Wonderful Time For Love” ve “And Then There Was You” geliyor. Albümün maalesef açık ara en kötü şarkıları. “It’s A Wonderful Time For Love” zoraki yapısı, “And Then There Was You”da da Jones’un ‘was’ vurgusu saç baş yolma sebebi! Ben bu iki şarkıyı es geçiyorum ekseriyetle. Albüm böyle daha güzel, daha bütüncül geliyor kulağıma, ruhuma. Gelgelelim az evvel bu yazıyı yazdığım telefonumun şarjı bittiğinde, kafede priz bulunan bir yer ararken “and then there was you” diye mırıldandığımı da itiraf ediyorum – Tanrım!

Sonra neyse ki harika bir Neil Young coverı geliyor da derdi tasayı unutuyoruz: “Don’t Be Denied”. Jones kendine özgü yorumuyla şarkının duygusunu sonuna kadar veriyor. Tadına doyulmaz, alabildiğine özgün bir yeniden yorumlama. Neil Young da umarız sevmiştir. Derken sıra albümün en dikkat çekici parçalarından olan, albüme de ismini veren “Day Breaks”e geliyor. Kalbe yağmur damlaları düşüren şarkı Norah Jones’u neden sevmemiz gerektiğini bize bir kez daha hatırlatıyor. “Peace” albümdeki ikinci cover. Horace Silver’ın ardından Norah Jones yorumu şarkıya hem ayrı bir tat, hem de bilinirlik kazandırıyor.

Bu açıdan kıymetli. “Once I Had A Laugh” da bir diğer keyifli kayıt, özlenen Jones lezzetini dimağda, damakta bırakmasını bilen, yine 1940lardan çıkmış gelmiş gibi tınlayan bir güzel çalışma. Bununla birlikte albüme tam da ısındık derken yavaş yavaş sonuna geliyoruz. “Sleeping Wild” insanda mahzun mahzun yürüme isteği uyandırırken, süresi keşke biraz daha uzun olsa, yollar hiç bitmese dedirten bir parça. Albümün kesinlikle “en”lerinden. Bu tatlı şarkının ardındansa albümün ilk teklisi, ilk klip parçası geliyor: “Carry On”. “What you have lost, I’ve never found” diyen Norah bu kaydın akabinde de Duke Ellington’a ve 1962 tarihli “Money Jungle”a selam edip Fleurette Africaine (African Flower)”la albümü sonlandırıyor.

Bu yazıyı yazarken albümü tahminen yedinci kez dinliyor(d)um. Kaydın sırrına erişebilmek için “Day Breaks” tekrar tekrar dinlenilmeli ve vakti/mevsimi (soğuk, olmadı bol bulutlu havalar, albümün ismine tezat akşamüstü veya gece yarısı vb.) iyi ayarlanmalı zira. Isınma turlarından sonra keyifli addedilebilecek, piyanonun esrikliğiyle başınızı döndürecek bir albüm sizleri bekliyor çünkü. Her ne kadar Norah Jones’un şimdiye kadarki en kötü albüm kapağına sahip olsa da… (Hayır, o halka küpeler ne, Norah?)

7/10
Şafak TAHMAZ