Red Hot Chili Peppers’ın on birinci stüdyo albümü “The Getaway” Warner Bros etiketiyle 17 Haziran günü yayımlandı; grubun sıkı takipçileri için bir şölene dönüşen bu tarih, hararetli tartışmaları da beraberinde getirdi. Ne de olsa “The Getaway” grubun gitaristi John Fruscinate’in yerine gelen yeni üyesi Josh Klinghoffer’la kaydedilen ikinci albümdü – ilki için bakınız: “I’m With You” – ve RHCP’ın Rick Rubin’le yol arkadaşlıkları da ayrılıkla son bulmuş ve prodüktör olarak Danger Mouse ikamesinin albüme nasıl yansıyacağı da -haliyle- merak konusu olmuştu. Peki yenilik Red Hot Chili Peppers’a iyi mi geldi yoksa grubun formdan düşmesine mi sebep oldu?

“The Getaway”in üretim safhasında şarkı yazımına da katkıda bulunan Danger Mouse’un daha önce de Norah Jones’un “Little Broken Hearts”ından, Gorillaz’ın “Demon Days”ine, Beck’in “Modern Guilt”ine, U2’unun “Songs of Innocence”ına uzanan geniş bir yelpazede pek çok albümde prodüktörlük yaparak rüşdünü ispatladığını, hatta 2011 yılında en iyi prodüktör dalında Grammy ödülünü de kucaklamış bir isim olduğunu hatırlayalım önce. Dolayısıyla albümün sıkı ellere teslim edildiğini düşünebiliriz pekala. Peki ama geçmiş başarılar yeni bir zirveyi imlemeye yetiyor mu? Grupla kimyalarının uyuşup uyuşmadığını, dinleyiciyle Red Hot Chili Peppers arasında bir nevi köprü olma görevini ünlü prodüktörümüz layıkıyla yerine getirebiliyor mu? Bu sorulara verilecek yanıtlar albümün başarılı olup olmadığına dair sorgu kapılarını da açacak anahtar nevinde bana kalırsa.

“The Getaway”den 5 Mayıs’ta yayımlanan ilk tekli “Dark Necessities”. Listelerde de hayli başarılı olan funk soslu şarkının videosu Olivia Wilde yönetmenliğinde çekildi. Anthony Kiedis’in bizi geçmişe götüren, bilumum yerde kulağımıza çalına çalına, çalma listelerimizde yer bula bula adeta bilinçaltımıza işleyen sesini yıllar sonra duymanın hazzı şarkıyı dinler dinlemez benimseme ve heyecan sebebi.

“The Getaway” albüme de adını veren ve kaydın açılışını yapan şarkı. Belki ünlü olmanın getirdiği yalnızlığı konu alması itibariyle temcit pilavı tadında gelebilir kimilerine; ama birkaç dinlemenin ardından kendini sevdirecek şeytan tüyüne de haiz bir parça olduğu teslim edilebilir. Bir hit ya da klasik olur mu – orası muamma elbette. Anna Waronker’in vokallerinin şarkıya apayrı bir hava kattığıysa yadsınamaz bir gerçek – eklemeden geçmeyelim.

“We Turn Red” Amerika-merkezli bir şarkı. Grubun köklerine, köksüzlüğüne güzelleme mahiyetinde. “The Longest Way” ise bir ayrılık öyküsünü barındırıyor. Antony’nin model olan sevgilisi Helena Vestergaard’ın ardından söyledikleri şöyle: “Maybe you’re my last love, maybe you’re my firstJust another way to play inside the universe. Now I know why we came”

Gelenekçi RHCP fanlarını fazlasıyla tahmin edeceğini düşündüğüm -belki de “Ayo, Ayo, Ayo”lar sebebiyledir – kayıtlardan biri de “Goodbye Angels” Flea’nin ve Josh’un sololarına dikkat diyorum. Derken sıra “Sick Love” geliyor ve tam da bu noktada albüm pek de sağlıklı addedilemeyecek bir manevra yoksunluğuyla kendini tekrara düşüyor denebilir. Kimi hayranların albümü kötü bir RHCP kopyası addetmesinin başat sebebi olarak da okunabilecek bir tekdüzelik var karşımızda. Piyanoda Elton John’un oluşu bile şarkıyı maalesef kurtaramıyor, renksizliğine engel olamıyor. The Getaway” kendini “Detroit”le bir nebze toplayıp, ihtiyacı olan hayat öpücüğünü buluyor ama. “This Ticonderoga” da albümün temposunu yükseltmeye hatırı sayılır bir katkı sağlayıp, bir nebze yüz güldüren kategorisinde kendine yer buluyor.

Derken albümün belki de en güzel parçası “Encore”a -nihayet- sıra geliyor. Bu muazzam balat The Beatles’ın kulaklarını çınlatmayı da ihmal etmiyor. Fanlarının da takdirini toplayan bu kayıt ıskalanmamalı. Albümün piyano ağırlıklı introsu ve Beverly Chitwood vokaliyle şaşırtıp, akabinde aşina olduğumuz RHCP sounduna bağlayan kapanış şarkısı “The Dreams of A Samurai” ise Anthony’nin yaş buhranından dem vuran bir diğer parça. Albümü özetlemesi mahiyetinde kapanış parçası olması yerinde bir seçim addedilse de, içinde bir “parıltı” barındırmıyor, sadece görevini ifa ediyor.

Çemberi tamamlayıp başa dönersek, Red Hot Chili Peppers bana kalırsa John Fruscinate’in yokluğunun ve prodüktör değişikliğinin ceremesini fazlasıyla çekiyor. Akılda kalıcı, yıllara meydan okuyabilecek, büyük kitleleri peşinden sürükleyebilecek nitelikte bir albüm yerine, “markalaşmış” ismine sırtını dayayan bir iş ortaya çıkarmaktan öteye geçemediği düşünülebilir. Yine de grubu yad niyetine belki bir şans verilmeli.

6.5 / 10
Şafak Tahmaz