New Jersy çıkışlı  The Lumineers, anlatacak çok güzel anılarımız var sıcaklığında eve geri döndü. Cleopatra size ne hissetmeniz gerektiğini söyleyen bir albüm değil. İçinizden nasıl geliyorsa öyle. Denizin üzerine güneşi usulca bırakıyor, dinlenin diyor. Yola çıkın, başka yönlere gidin diyor. Üzerimizden yorucu ve stresli kışı silkeleyecek kısacası.

Nazlı DURAK

Lumineers nasıl bir araya geldi diye sorarsanız ; Schultz’un romantik sözlerine Jeremiah Fraites’ın müziğe olan tutkusu karışmaya başlaması 2002 ‘ye uzanıyor. Jeremiah’ın kardeşi Josh Fraites’ı aşırı dozdan kaybetmesi bu iki iyi dostun hayatında bir şeye tutunma ihtiyacı doğurmuş. Müziğe tutunarak yürümeye devam ettikleri sürece elbette burada yazıldığı kadar kolay deneyimler sığmamıştır.. İlk olarak 2012’de  anlaştıkları bağımsız şirket Dueltone etiketiyle The Lumineers adını verdikleri ilk albümlerine imza atan grubu albümden çıkan “Ho Hey” geniş kitlelere ulaştırdı. Hepimiz bunlar kim diye meraklanmaya başladık. Albüm oldukça basit ve samimiydi. Yapmak istedikleri de tam olarak buydu daha fazlası değil.

Turnelerine devam eden grup, bir şeyleri eskitmeden bir yandan yazıp üretmeye devam etti. Bu süreçte Dueltone etiketinde, prodüktör koltuğuna Ryan Hadloc’un oturduğu “Cleopatra” doğdu. Albümden ilk tekli “Ophelia” klibiyle birlikte yayınlandı. Haftalarca hatta günlerce bu şarkıyı dinlediğime yemin edebilirim. Ardından albüme adını veren parça Cleopatra ve Angela süreci takip etti. Nihayet yayınlanan albümün ilk parçası Sleep on The Floor, akıp giden vuruşları Schultz’un çatlayan sesiyle  folk albümüne yakışacak türden bir açılış yapıyor. Ophelia yakalayacağı başarıya çoktan göz kırpmış gibi. Cleopatra sizi bir festivale davet ediyor. Akşamüstü katılacağınız küçük bir parti bile olabilir. Gun Song albümün en duygu yüklü ve bir o kadar sert vuruşlu parçası. In The Light’la kırılan albüm piyano solosuyla yavaşlayıp devam ediyor. Albümün kırılma yerine kadar oldukça keskin vuruşlar güneşe doğru koşuyormuş hissi uyandırıyor. Elbette Angela albümdeki Cleopatra’dan sonraki favorim.

Çiçekler açan albümde kendinizi bulabiliyorsunuz en kıymetlisi bu. Müziğini insanlardan , doğadan besleyen hem yazıp hem söyleyen hiç tanışmadan yıllardır tanıyormuş hissi veren nadir sesler var.Bu sesin peşine takılın derim.

Öneriler: Sick In The Head, Ophelia, Cleopatra, Angela