2016’da yönetimi R.R Martin devralınca her gün bir kahraman bizlere veda ediyor. Bowie’nin ölümünün yaşattığı sarsıntı yüzünden, tekrardan eski isimlere yöneldim. Zaten Ocak ayı başında pek albüm yayınlanmıyor, fırsattan istifade müzikal zevkimin sütunlarından Camel hakkında yazmak istedim. Umarım bu yazılar bir seriye dönüşür, ilk durağımız grubun kuruluşu ve grupla aynı ismi taşıyan ilk albüm Camel.

Her şey 1971’de Andrew Latimer (gitar), Andrew Ward (davul), Doug Ferguson (bas) ile Guildford Surrey adıyla anılan trio ile başladı. O zamanlar bu kadronun progresif rock tarihinin temel taşı olacağını kim  tahmin edebilirdi meçhul, ancak Guildford Surrey’in ilk ve tek albümü ‘’I Think, I’ll Write a Song’’ oldu. ’72 senesi sonralarında efsaneye dönüşecek  Peter Bardens’ın da klavyeye geçmesi ile grup tam halini ve Camel adını aldı. MCA Record ile anlaşıldı ve ilk albüm Londra’da Morgan Studios’da hızlı bir şekilde kayda girildi. Yapımcılığını Dave Williams’ın üstlendiği albümde ses mühendisliğini Roger Quested yaptı.

Hepimizin uyuz olduğu insan tepkisi olan, “Vay efendim dinlerken ruhum derinliklerde dansa başlıyor,  yağmurlar yağıyor, ben gözümü açıyorum…” , “Vay efendim gitar başlarken ansızın çölde uykuya  dalıyorum, yıldızlara dokunuyorum” gibi söyleyenin de, dinleyenin de ağzının garip şekiller aldığı laflar,  genelde Camel dinleyen masum yurttaşlarımıza aittir ve kanımca bu insanlar son derece haklıdır. Camel dinlerken hissettiklerini anlatmak için insan ilginç bir şekilde direkt doğaya gidip basiti ve farklılığı  anlatıyor. Kendimden yola çıkarsam, Camel dinlerken duygularım adeta erozyona uğruyor. Rahatça söyleyebilirim ki, dinlediğim binlerce isim arasında Camel en samimi olanı.

Grup ile aynı adı taşıyan ilk albümün öne çıkan şarkılarından biri olan Mystic Queen’in sözlerinden Camel’ın genel olarak edebi karakterini anlayabiliriz:

Have you seen the mystic queen Riding in her limousine? Over hills and over dales ‘til morning
If you like I’ll take you there We’ll find some colors you can wear Color that you’ve only seen while sleeping

Mystic queen’i hiç gördün mü sabaha kadar, vadilerde ve tepelerde limuzinini sürerken?
Hoşuna gittiyse seni oraya götüreceğim giyebildiğin renkler bulalım yalnızca uyurken görebildiğin renklerden oluşan.

Görüldüğü üzere çağrışımlarla dolu son derece sade bir dil. Peter Bardens’ın (klavye) soyut dünyadan tanımladığı gizemli kraliçe, şarkıyla bağ kuran herkes için apayrı bir karakter. Benzersiz bir kompozisyon üstüne Andrew Latimer’ın, tıpkı Camel gibi, kusursuz ama iddiasız gitar tonu şarkının en temel birleşeni.  Herhalde bu Mystic Queen’i anlatırken en çok kullanmak istediğim kelime ‘kusursuz’.

Never Let Go, bir diğer öne çıkan şarkı ve aynı zamanda Camel’ın ilk klip çektiği şarkı. Bu şarkıyı benim  için özel kılan ise ilk dinlediğim progresif rock şarkısı olması. Adeta koca bir kapı oldu benim için. Şarkının başında çalan Latemir’ın arpeji ve Banders’ın klavye solosu “Progresif Rock ve Riffleri 101” de okutulacak  türden. Aydınlanma metni sosyolojide ne ise, Never Let Go da progresif rock’ta odur benim fikrime göre.

Albümde yayınlanan tam şarkı listesi ise;
1. Part Slow Yourself Down Mystic Queen Six Ate Seperation
2. Part Never Let Go Curiosity Arubaluba

Albüm SputnikMusic’den 4/5, progachieve.com’dan 4.5/5 gibi zor ulaşılan değerlendirmeler aldı.  Albümdeki güzel müziğin yanında Andrew Latimer’in gitarı ve Peter Bardens’ın klavyesi, şarkıların hiçbir  yerinde teknik açıdan öne çıkma çabası bulunmamasına rağmen hemen hemen albüm kadar beğeni aldı.

Çok defa progresif rock diye tanımladım ancak Camel genel literatürde progresif rock’ın yanında art-rock,  senfonik rock ve klasik rock olarak da tanımlanıyor.  Eğer Türkler progresif rock dünyasına yön verseydi,  Camel heralde bir numara olurdu. Sebebi ise Spotify’da en çok dinlenen 5 şehir içinde İstanbul ve Ankara’nın olması. İlginçtir ki ülkecek Camel’ı çok sevdik. Küresel olarak baktığımızda ise Camel döneminin prog grupları Pink Floyd, Rush, Yes, King Crimson gibi baba grupların arasından sıyrılamamış. Özellikle Pink Floyd’un önü alınamamış, Camel ise her zaman güler yüzlü ve mütevazı çizgide kalmış. Sanırım iki sene evvel Sheffield’ta bir Camel konserine giden arkadaşım konsere gelen kitlenin  beyefendiler ve leopar elbiseli teyzelerden oluştuğunu ve neredeyse oradaki tek gencin de kendisi olduğu söylemişti. Kendisi bir Türk olarak Hac görevini yerine getirmiş, ancak neslinin ilgisizliğinden yakınmıştı. Tüm bunlara rağmen Camel’ı İstanbul’a getiremiyoruz. Neden bilmiyorum ama İngiliz gruplar Türkiye’ye  bir türlü gelemiyor. Artan döviz kurlarını da hesaba katarsak, iki yıla kadar mega isimler dışında kimseyi  getiremememiz de muhtemel.

Camel kompleks kompozisyonlara ve uzun enstrümantal sololara rağmen kulağını terbiye etmiş her müzik sever tarafından sevilebilecek bir grup.

Bu yazıda ilk albüm Camel’dan bahsettim. Sonraki yazıda gene bir efsane olan  Mirage’den bahsedeceğim. Umarım Andrew Latimer’ın o güler yüzü yıllarca daha bizlerle kalır.

Mustafa Kadir Güner